BU
ALAN ADI SATILIKTIR !
"www.askcicegim.com"
: İrtibat :
Msn:
recepbulut@egze.com
: İrtibat Paneli Tıklayın :
(dilerseniz buradan ulaşabilirsiniz)
..::..
SİTEMİZİ GEZMEK İSTEYEN ZİYARETÇİLERİMİZ ..::..
...::::... TIKLAYINIZ
....::::...
Designed by Programed Recep BULUT ©
KİTABIN ADI Acımasız Miras
KİTABIN YAZARI Heınz G. KONSALIK
YAYINEVİ VE ADRESİ Altın Kitaplar Yayın Evi Cagaloğlu / İSTANBUL
BASIM TARİHİ Ocak-19995
KİTABIN YAYIM MAKSADI: Miras Kavgasının İnsana
Neler Yaptırabileceği Kitabın Bütün Olarak Veya Bölüm Bölüm Özeti
KİTABIN ÖZETİ :
Genç Kız zengin babasının ölümüyle her şeyini kaybeder. Çünkü akrabaları onun
akıl hastası olduğunu ileri sürerek hastaneye kapatılmasını sağlamışlardır.
Gisela’nın babası bir av sırasında kardeşinin kumar parası için Şirketten para
aldığını öğrenir ve kavga ederler. Daha sonra bir kaza sonucu vurulur. Av
sırasında vurulduğu için kaza olarak kayıtlara geçmiştir. Bruno Peltıner‘ nın
ölmesiyle tüm miras kızına kalmıştır. Ewalt Peltiner’ın şirkette çalışmasını ve
kalan mirastan şirkete olan borcunu kesilmesini ister. Anna Felburg ise şirketin
karından % 10 nun verilmesini bildirir. Bunu kabullenemeyen Eward para karşılığı
iki doktor ve bir avukat getirerek, Gisela’ nın akıl hastası olduğunu raporlarla
belgeler ve Park Kliniği’ne yeğeninin gözaltında tutulması için gönderir. Bu
klinikten alacağı raporla şirketi kendi yönetecektir. Bu planı kızkardeşi Anna,
kızı Monique ve kızkardeşinin oğlu Henrich ile planlamıştır.
Park Kliniğinin Başhekimine genç kızın hasta olduğunu iyiden iyiye
inandırmışlardır. Bu da diğer doktorlar tarafından raporla bildirilmiştir.
Gisela’ nın,Başhekim Doktor Pade ve Profesör Maggfeld yaptıkları muayeneler
sonucu deli olduğuna inanmaz. Fakat kendilerine gelen raporda deli olduğuna dair
iki doktorun imzası vardır. Gisela, nişanlısı Ekonomi Uzmanı Doktor Budde’yi
görmek ister, doktorlar buna izin vermezler. Moral bozukluğuna uğrayan kızın
durumu gittikçe bozulur yemek yemez. Bunun içinde görünüşü bir deliye benzer.
Başhekim ve Profesör kıza gözaltı raporu verir.
Mirasa konan Eward kendisine Metres tutar,kumar oynamaya devam eder. Kızı
Monique Fransa’ya tatile gönderir. Anna kendisine villa almış ve uşağıyla aşk
hayatı yaşamaktadır. Henrich İngiltere’de temsilci olarak görev yapmaktadır.
Dr.Budde Nişanlısının akıl hastası olmadığını kanıtlamaya çalışırken, Ewold
kendisini şirketten kovar. Gisela’nın verdiği vekaletname elinden alınır.
Dr.Pade ve Prf.Maaggfelr Gisela’nın hasta olmadığını bilirler, fakat
kendilerinin imzaladığı ve iki doktorun imzalarının bulunduğu belgeler vardır.
Gisela’ya yardım etmek istiyorlardır. Budde Gisela’nın Klinikte olduğunu öğrenir
ve kliniğe gider. Dr.Pade’ye, genç kızın deli olmadığını miras için bu oyuna
geldiğini anlatır. Genç adamın anlattıkları Gisela’nın anlattıklarıyla aynıdır.
Başhekim Budde’nin kızla görüşmesine tedavisi devam ettiğinden izin verilmez.
Ewald Budde’yi saf dışı bırakmak için ona bir tuzak kurar. Budde Dr. Pade’den
ayrıldıktan sonra evinde içip sızmıştır. Budde’nin arabasına birisi binerek
hızla oradan uzaklaşır, bir yayaya çarptıktan sonra arabayı yerine bırakır.
Polis Dr. Budde’yi evinde sarhoş olarak bulur ve suçu kendisinin işlediğini
iddia ederler. Dr.Budde kendisinin sarhoş olduğunu ve akşam araba kullanmadığını
söylese dahi suçsuzluğunu ispatlayamaz. Budde’nin arkadaşı Avukat Hartung,
Budde’nin hapis yerine alkolik olduğundan kliniğe gitmesini sağlar. Budde de
bunu istemektedir. Gisela’ya yaklaşırken bir hastanın tedavisinde kullanılan
köpek tarafından yaralanarak ameliyata alınır. Budde, park kliniğinden suçsuz
olduğu anlaşılınca çıkarılır. Arkadaşı Hartung ile Gisela’yı kurtarmak için plan
yaparlar. Budde, İngiltere’ye Heinrich’in yanına gider. Budde Heinrich’i
sıkıştırarak ağzından laf almaya çalışır. Hartung, Monıgue’yi kendisine aşık
ederek delil toplamaya çalışır. Hartung’u kimse tanımıyordur. Monigue babasına
nişanlısını tanıştırır. Ewald kızının nişanlısından hoşlanır ve Almanya’daki
şirketine çağırır. Bazı işlerini Hartung’a takip ettirir. Budde ile Hartung bir
plan yaparak Dr. Budde’nin yardımıyla Gisella’yı kaçırmayı planlarlar. Dr. Budde
kabul eder fakat kendisinin sadece Gisela’nın odasını değiştirebileceğini ve
duvara yakın bir odaya yerleştireceğini söyler. Başka bir şeye karışmayacağını
bildirir. Dediğini de yapar. Budde Gisela’yı kaçırırken düşerek belini kırar.
Uçakla Tunus’a okul arkadaşının yanına gider. Burada Askeri bir hastanede tedavi
altına alır. Gisela’nın amcası, Gisela’nın kaçmasından park kliniğini sorumlu
tutar. Ama savcılık tarafından Klinik suçsuz bulunur. Ewald, gazetecilere
yeğeninin kendisini öldürmek istediğini söyler. Delil olması içinde yatak
odasının duvarlarına kendisi tabancayla ateş eder.
Anna ve oğlu Heinrich, Ewald’ın yurt dışına para çıkardığını öğrenirler.
Aralarında çıkan münakaşada Ewald bacağından vurulur. Ewald, bu olayda
Hartug’tan şüphelenir ve çalışma masasının çekmecesini kırarak çekmecede bulunan
Tunus’a ait havele makbuzlarını görür. Kızına Hartung’un yalancı olduğunu
açıklayan telgraf çeker. Monigue üzüntü içerisinde yelkenli ile denize açılır.
Yelkenli fırtınada batar ve Monigue ölür. Polis otel odasında yaptığı
araştırmasında Monigue’nin günlüğünü bulur. Bu günlükte Ewald’ın yaptığı işler
ortaya çıkar. Ewald, Anna, Heinrich, iki doktor ve avukat tutuklanırlar. Gisela
hakkındaki tüm iddiaları temize çıkar. Ewald bu sefer kızının ölümüyle serveti
kaybetmenin etkisiyle delirir ve Park Kliniğine gönderilir.KİTABIN
ADI Acı Kahve
KİTABIN YAZARI Agatha CHRISTIE / Dilek AKARİ
YAYINEVİ VE ADRESİ Altın Kitaplar Yayınevi Cağaloğlu / İSTANBUL
BASIM TARİHİ Mart 1999
KİTABIN ÖZETİ :
Sir Claud Amory, bir fizik uzmanı idi ve uzunca bir zamandır atom
partiküllerinin hareketleri üzerinde incelemeler yapıyordu. Bir gün aradığını
buldu, bulduğu şimdiye dek kullanıla gelen patlayıcılardan binlerce kez daha
etkili bir bomba formülüydü bu formül bir servet değerinde idi. Çünkü bu formül
karşılığında pekçok devlet hazinelerinin kapılarını ardına kadar açabilirdi.
Yalnız Sir Amory ‘i düşündüren bir mesele vardı. Oda aile fertlerinden birinin
formülü çalacağını hissetmesi idi. Evet o bunu hissetmişti ama bunu kimin
yapacağını bilmiyordu. Bu sorunu çözmek için kendisi gibi alanında uzman olan
birine ihtiyacı vardı. Bu kim olabilirdi? Daha önce tanışmasa da methini duyduğu
Belçika asıllı dedektif Hercule Poirot olabilirdi, çünkü o zehir gibi bir
dedektifti ve çözemeyeceği olayın olamayacağına inanırdı. Onu evine davet ederek
olayı çözmesini rica etti. Mr. Poirot da bu nazik davete icabet etti. Yalnız Mr.
Poirot daha Sir’ün evine varmadan olaylar cereyan etmeye başladı.
Sir Amory’nin evinde hiç evlenmemiş olan ablası, oğlu Richard, oğlunun İtalyan
asıllı karısı Lucia, bir bayan yeğeni, İtalyan doktor Carelli, evin İngiliz
uşağı ve Sir’ün sekreteri bulunmaktaydı. Bu ev halkı yemek sonrası sohbet
yapıyorlardı. Sir’ün gelini güzel Lucia kendisi gibi İtalyan olan doktordan
rahatsızmış gibi davranmaktaydı, sanki doktor onu sıkıştırıyordu. Kocası
Richard’ da bu davetsiz eski dosttan rahatsız görünüyordu. Zaten ilk fırsatta
karısına kendisini o doktor ile niye aldattığını soracaktı. Tüm bunlar Lucia’yı
daha da kötü etmişti ve fark edilir hale gelen Lucia’nın rahatsızlığını tedavi
etmek için ilaç kutusunu bulunduğu raftan indirmişlerdi. Doktor Carelli, ilaç
kutularına bakarak ne işe yaradıklarını söylüyordu. Şişede öldürücü zehirli
ilaçlar bile vardı ve uyku getirerek insanı öldüren ilaç hayli ilgi çekmişti.
Lucia, farkettirmeden ondan bir avuç kadar almıştı. Bu esnada kahve servisi
başlamıştı. Richard karısının yanına giderek onun gönlünü almıştı. Sır Amory ise
uşağına kapıları dıştan kilitlemesini emretmiş ve kahvesini yudumlarken izaha
başlamıştı. Önemli ve de çok değerli bir formül bulduğunu ama ev halkı içinden
birinin bunu çalmak istediğini bildiğini ve bunu düşünen kişiyi son bir fırsat
olarak az sonra ışıkları kapattıracağını bu esnada az önce çalmış olduğu formülü
sehpanın üzerine koymasını aksi halde çağırttığı ünlü dedektif Mr. Poirot ‘un
suçluyu bizzat bularak gereğini yapacağını ikaz etti. Bu arada kahvenin
acılığından bahsetti. Işıkların söndürülmesini emretti.
Mr.Poirot ulaştığında Sir Claud Amory koltuğunda ölü olarak bulunuyordu ve
sehpanın üzerinde de içi boş bir zarf duruyordu. İlk başta tüm şüpheler bir
yabancı olan ve pek güven veren bir intibah vermeyen doktor Carelli’ye
yönelmişti. Lucıa’nın doktora antipatisi ve rahatsız halide Mr. Poirot
tarafından farkedilmekteydi. Gerçi diğer şüphelilerde merhumu pek sevmiyorlardı.
Özellikle merhumun bayan yeğeni bunu açıkça dile getirmiş ihtiyarın pintiliği ve
huysuzluğundan bahsetmişti. Olay bu halde önünde dururken Mr. Poirot olayı
zekası, titizlik ve dikkati sayesinde çözmüştü. Gelin Lucıa’yı söz oyunlarıyla
köşeye sıkıştırıp ondan kötü ün salmış bir bayan ajanın kızı olduğunu ve bunu
bilen doktor Carelli tarafından şantaj önerisine maruz kaldığını ama formülü
çalanın ve kayınpederini öldürenin kendisi olmadığını söyletti.
Zaten Mr. Poirot ayrıntıları yakalamıştı. İlaç kutusu ile olaydan evvel oynanmış
olduğunu, rafın tozlu olmasına karşın ilaç kutusunun olay anında tertemiz
olmasından anlaşılmıştı. Şüpheli görülen sekreter bayan yapılan sorgu esnasında
sıkışınca yine aynı zehirle Mr. Poirot’u da öldürmeye çalışınca ki, Mr. Poirot
yine zekası ve uyanıklığı sayesinde kurtulmuştu. Katil sekreter yakalandı ve
adalete teslim edildi.KİTABIN ADI ABD’nin Kürt
Kartı
KİTABIN YAZARI Turan YAVUZ
YAYIN EVİ VE ADRESİ Milliyet Yayınları Kefeli Köy Cad.No:35 / 80890 Büyükdere /
İSTANBUL
BASIM TARİHİ 1993
KİTABIN YAYIM MAKSADI Amerika’nın Kürt Politikasını tüm ayrıntılarıyla göz önüne
sermek
KİTABIN ÖZETİ :
A. BİRİNCİ BÖLÜM : ABD başkanı George Bush’un körfez krizi başladığında kürt
kartını nasıl kullanmaya çalıştığını anlatmakla başlıyor. Kürtlerin kaderi
Bush’un yazlık evi Kenneburnkport’taki bir balık avında Körfez Savaşı başlamadan
6 ay önce tayin edilmişti.
B. İKİNCİ BÖLÜM : Bu bölümde geçmiş anlatılmaktadır. 1946 yılında İran’da
kurulan ve kısa ömürlü olan Kürdistan cumhuriyetinden itibaren 1970’lerin başına
kadar bölgedeki güçlerin ve ABD’nin soruna nasıl baktıkları anlatılmaktadır.
C. ÜÇÜNCÜ BÖLÜM : Bu bölümde ABD’nin siyasi ve kirli işler tarihine, ünlü “Pike
Raporu” olarak geçmiş olan ve 1970’li yıllarda ABD’nin İran ile birlikte,
Kürtlere karşı oynadığı oyunları ele alıyor.
D. DÖRDÜNCÜ BÖLÜM : Bu bölümde; 1970’lerin sonunu konu ediyor. Bu bölüm Molla
Mustafa Barzani’nin ABD’de kaldığı yıllarda, ABD Başkanı Jimmy Carter’e yazdığı
mektupları göz önüne seriyor. Bu arada 1979 yılında “Devrimci Muhafızlar” adıyla
Tahran’daki ABD Büyük Elçiliğini ele geçiren öğrencilerin, büyükelçilik
kasalarında bularak yayınladıkları CİA kriptoları ve kürtlerle ilgili bir CİA
raporuna da bu bölümde yer verilmiştir.
E. BEŞİNCİ BÖLÜM : İran ile Irak arasında 1980 yılında patlak veren savaş ile
başlıyor ve 1980’li yıllarda kürtlerin bu çatışmada ve bölgede oynadıkları role
değiniyor.
F. ALTINCI VE YEDİNCİ BÖLÜM : Bu iki bölümde kürtlerin, ABD körfez
senaryolarında nasıl yer aldıklarına değiniliyor. Başkan Bush yaptığı bir
konuşmada Irak halkını Saddam’a karşı ayaklanmaya çağırmıştır. Ayaklanma
çağrısını yanlış gruplar değerlendirmişlerdir.
G. SEKİZİNCİ BÖLÜM : Bu Bölümde, Kürt mülteci krizi ile birlikte Cumhurbaşkanı
Turgut ÖZAL İle George Bush arasındaki dostluk, kürtlerin geleceklerini nasıl
etkiledi? Özal devreye girmeseydi bugün İncirlik’teki Çekiç Güç olur muydu? Daha
da önemlisi, başkan Bush’un Kürtlere yaklaşımı nasıldı? Sorularına cevap
aramaktadır.
H. DOKUZUNCU BÖLÜM : Amerikan yönetiminin 1992 yılındaki Kürt yaklaşımını
anlatıyor. Ayrıca, George Bush’un Kürtlere yönelik politikasında önemli bir rol
oynayan iki önemli raporda ayrıntılarıyla ele alınıyor.
I. ONUNCU BÖLÜM : “şimdi ne olacak?” Başlığını taşıyor. 3 kasım 1992’de ABD’de
başkanlık seçimleri yapıldı ve Amerikan halkı başkan Bush’u emekliye sevk etti.
Şimdi Amerika Bill Clinton dönemine başlıyor. Yani 1968’liler iktidarda. Bu
dönemde ABD-TÜRK ve ABD-KÜRT ilişkileri nasıl olacak? Yeni iktidarda kimler var?
Gibi sorulara cevap veriyor.
SONUÇ OLARAK :
ABD Kuzey Irak’ta bir bağımsız Kürt devleti istiyor mu? Washington bölgede bir
Kürt devleti kurulmasına gözmü yumuyor? Bu sorular uzun bir süredir
tartışılmakta, kimine göre dünyanın şu sıralardaki tek süper gücü gözetiminde
Kuzey Irak’ta bir kürt devleti kurulmaktadır, kimine görede ABD’nin buna ne gücü
vardır, nede eğilimi. İşin enteresan tarafı tüm bu sorulara cevap net bir
şekilde hayır değildir.
2 nci dünya savaşından bu yana ABD Ortadoğu bölgesinde Kürtler ile uzun bir süre
flört etmiştir. Bu yakınlık 1975 yılında CİA’nın İran ile birlikte Irak’taki
Kürt gruplarını silahlandırdığı yıllarda doruk noktasına çıkmıştır. Ancak daha
sonra Henry Kissinger’in Molla Mustafa Barzani’yi Saddam Hüseyin’e karşı
yapayalnız bırakması, Washington’un Kürtleri sadece bir “kart” olarak
kullandığını ortaya çıkarmıştır. Bir başka deyişle ABD için Kürtler satranç
tahtasında nereye, nasıl gideceği önceden hesaplanmış piyonlardan başka birşey
değildir.
ABD geçen yılki körfez krizine kadar Kürtlere yönelik satranç stratejisini
sürdürdü. Aynı dönemlerde Cumhurbaşkanı Turgut Özal’da Kürt sorunu konusunda
adeta tavla oynarmışcasına davranıyordu. Yani zarı atıp gelen sayıya göre
hareket ediyordu.
Savaştan sonra ise roller değişti. Türkiye izlediği politika ile Kürt sorunu ile
daha fazla aşır neşir oldu. Kendisine bir strateji saptamaya başladı. Sözkonusu
strateji henüz tamamlanmamış olsa bile, Türkiye artık geleceğe yönelik planlar
yapmaya başladı. Kısacası tavla yerini satranca bıraktı.
Aynı sıralarda ise Washinton’da tavla satrancın yerini alıyordu. Soğuk savaşın
sona ermesi ve körfez krizi ile birlikte gelen belirsizlikler ABD’nin
ortadoğunun kaygan kumlarında bir strateji saptamasını engellemektedir.
Bugüne kadar Washington’un kesin çizgiler ile saptanmış bir Kürt politikası
bulunmuyor. Ancak, geçen yıl Kuzey Irak’ta yapılan Kürt seçimleri, kurulan
parlemento, atanan bir başbakan ve bunun sonucunda bir araya getirilen bir ordu
Washington’dan gelecek “yeşil ışığı” beklemeye koyuldu. Yeşil ışığın ne zaman
yakılacağı da ABD’nin 42 nci başkanı seçilen Bill CLİNTON iktidarının önümüzdeki
dönemde yapacağı çıkar saptamalarına bağlı olacaktır.
SONUÇ :
A. KİTABIN ANA FİKRİ :
ABD’nin Kürt politikasındaki amacı şimdilik, Saddam’dan kurtulma çabalarına
hizmet etmektedir. Ancak K.Irak’ta kurulan parlemento, oluşturulan bir ordu,
yani belki bağımsız bir Kürt devleti, Washington’dan gelecek yeşil ışığı
beklemektedir.
B. KİTABIN GETİRDİĞİ YENİLİKLER : Yoktur.
C. KİTAP HAKKINDA GENEL DEĞERLENDİRME VE
TEKLİFLER :
Eser ABD’nin birçok insan tarafından bilinmeyen yakın geçmiş zaman ve orta vade
politikalarını belgeleriyle birlikte ortaya koyması dolayısıyla okunması gereken
faydalı bir eserdirKİTABIN ADI Avrupa Birliği ve
Türkiye
KİTABIN YAZARI Prof.Dr.S.Rıdvan KARLUK
YAYIN EVİ VE ADRESİ
BASIM TARİHİ 5.Baskı, 1998
KİTABIN YAYIM MAKSADI Avrupa Birliği ve Türkiye arasındaki ilişkiyi anlatmak.
KİTABIN ÖZETİ :
1. AVRUPA’DA BİR BİRLİK YARATILMASI FİKRİNİN NEDENLERİ :
Avrupa’da bir birlik yaratma düşüncesi, bu kıtada milli devletlerin ortaya
çıkmasıyla eş zamanlıdır. Kıta Avrupa’sındaki ülkelerin kendi aralarında
imzalanan antlaşmalarında Avrupa’da bir birlik kurma düşüncesi gündeme
gelmiştir. Bu konudaki çabalar 18 nci YY. sonuna doğru sanayileşme devriminin
başlamasıyla artan pazar arayışlarıyla hız kazanmıştır. Bu amaçla 1886 yılında
Fransa ile İngiltere bir ticaret antlaşması imzalayarak bu konuda ilk adımı
atmışlardır.
2. AVRUPA’DA İLK EKONOMİK BİRLEŞME (BENELÜKS) :
Benelüks olarak bilinen ve 18 Temmuz 1932 tarihinde Hollanda, Belçika ve
Lüksemburg arasında imzalanan Ouchy Sözleşmesi, yaratılan ilk ekonomik birleşme
olması açısından çok önemlidir.
3. AVRUPA EKONOMİK TOPLULUĞUNUN KURULUŞU :
Avrupa Ekonomik Topluluğu kuruluş aşamasında Avrupalı ülkeler arasında önemli
görüş ayrılıkları ortaya çıkmıştır. Bunlardan en önemlisi İngiltere ve Fransa
arasındaki yeni ekonomik birleşmenin derecesidir. Diğer ülkeler bu birleşmenin
bu kadar büyük derecede olmasını istemiyorlardı. AET’nin kurulmasından sonrada
İngiltere bütün Avrupa’yı kapsayacak bir serbest ticaret bölgesinin
yaratılmasını, buna AET’nin tek birim, diğer ülkelerin de kendi başına topluluğa
katılmalarını önermiştir. Fakat bu teklif Fransa tarafından reddedilmiştir.
Çünkü Fransa Avrupa’da sıkı bir işbirliğine yönelik bir birlik istemekteydi.
Bütün bu gelişmeler üzerine İngiltere AET’ye rakip olacak bir kuruluşa girmeyen
Avrupalı ülkeler ile Avrupa Serbest Ticaret Bölgesini kurmuştur.
4. AVRUPA EKONOMİK TOPLULUĞUNUN GENİŞLEMESİ :
a. Birinci genişleme : İngiltere, İrlanda, Danimarka (1973)
b. İkinci genişleme : Yunanistan (1981)
c. Üçüncü genişleme : İspanya (1986)
d. İki Almanya’nın birleşmesi ve birliğin Facto olarak genişlemesi (1990)
e. Dördüncü genişleme : Avusturya, İsveç ve Finlandiya (1995)
Diğer tam üyelik başvuruları : Türkiye, Fas, Kıbrıs, Malta, İsviçre ve
Norveç’tir.
5. AVRUPA TOPLULUĞUNUN AMAÇLARI :
Avrupa Ekonomik Topluluğu’nu kuran Roma Antlaşmasının 2 nci Maddesinde AET
amaçları şu şekilde özetlenmiştir : Topluluğun görevi bir ortak pazarın
kurulması ve üye devletlerin ekonomik politikalarının zamanla yaklaştırılması
yoluyla, topluluğun tümü içinde ekonomik etkinliklerin uyumlu olarak
gelişmesini, sürekli ve dengeli yayılmasını, istikrarın artmasını, birleştirdiği
devletler arasındaki işbirliğinin genişletilmesini sağlamaktadır. Topluluğun
etkinliğini artırmak için aşağıdaki hususların yerine getirilmesi gerekli
görülmüştür.
a. Üye devletler arasında malların giriş ve çıkışlarında gümrük tarifelerinin,
miktar kısıtlamalarının kaldırılması,
b. Üçüncü ülkelere karşı ortak gümrük ve ticaret politikalarının belirlenmesi,
c. Tarım sektöründe ortak politika,
d. Ulaşım alanında ortak politika,
e. Milli mevzuatların birbirlerine yaklaştırılmalarını sağlamak,
f. Topluluk içinde rekabeti bozacak uygulamalara başvurulmaması,
g. Yeni kaynakların bulunması yoluyla topluluğun ekonomik genişlemesini
kolaylaştırmaya yönelik bir Avrupa Yatırım Bankası kurmak,
h. Deniz aşırı ülke bölgelerinin birleştirilmesidir.
6. BİRLİK BÜTÇESİNDEKİ GELİR VE HARCAMALAR
AB’de öz kaynaklar; üye ülkelerin yetkili organlarının ayrıca kararı olmadan
topluluk bütçesinin finansman kapsamına giren gelirlerdir.
Ana hedef, topluluk tarafından benimsenmiş politikalardan doğan harcamaların
karşılanmasıdır. AB’de öz kaynaklar dört temel vergiden oluşur.
a. Ortak Gümrük Vergisi gelirleri
b. Tarımsal vergiler
c. KDV
d. Kömür ve çelik üretimi üzerinden alınan vergiler
e. Öz kaynaklar
Harcamalar : Yapılan harcamalar içinde iki önemli kalem vardır. Birincisi ortak
tarım politikasından kaynaklanan harcamalar ve ikincisi yapısal politikadan
kaynaklanan harcamalardır. Bunlar, başlıca altı hedefe yöneliktir.
a. Geri kalmış bölgelerde yapısal iyileşme,
b. Uzun dönemde işsizlikle mücadele,
c. Sanayi devriminden kaynaklanan işsizlikle mücadele,
d. Kalkınma,
e. Tarım ve balıkçılık politikaları için yapısal değişiklik,
f. Düşük nüfuslu bölgelerin kalkınmasına yardımcı olmaktır.
7. TÜRKİYE VE AVRUPA BİRLİĞİ :
Türkiye, Gündem 2000 Strateji Metni’nin genişleme bölümünde aday ülkeler
kapsamında yer almıştır. Ayrı bir başlık altında değerlendirilen Türkiye’ye
ayrılan “Özel Bölüm” çok kısadır.
Bu bölümde Türkiye’nin 1989 yılında başvurusunu reddeden, ancak tam üyelik
koşullarına değinen AB Komisyonu Raporuna atıfta bulunulmuş, Türkiye ile Gümrük
Birliği çerçevesinde ilişkilerin derinleşeceği belirtilmiştir.
Türkiye’nin ekonomik ve siyasi durumu Görüş Metni adlı bir raporda ayrıca yer
almıştır. Türkiye diğer 11 aday ülke gibi tam üyelik adayları arasında
sayılmamış, Gümrük Birliği kapsamında ilişkilerin geliştirilmesi yönünden
komisyon raporu yeterli görülmüştür.
İlişkiler genel olarak değerlendirildiğinde AB Komisyonunun Görüş Metni
niteliğini taşıyan raporunda tam üyelik ehliyeti ve ülkenin Avrupalılık Yönetimi
dile getirilmiştir. Türkiye, diğer aday ülkeler kapsamında değerlendirilmediği
için bu kavram anlamını yitirmiştir.
Raporda Türkiye’nin diğer aday ülkelerle aynı standartlar ve kriterler
çerçevesinde değerlendirileceği açıklanmakta, Gündem 2000’e bakıldığında ise
Türkiye’nin hiç de aynı ölçülerde değerlendirilmediği görülmektedir. İlişkilerin
gelişmesi, siyasi alanda ilerleme kaydedilmesi ile ilişkilendirilmiştir. Bunlar
;
a. Yunanistan ile ilişkilerin iyileştirilmesi,
b. Uluslararası Hukuk İlkelerine uyulması,
c. İnsan haklarının uluslar arası platformda kabul edilebilir seviyeye
getirilmesi,
d. Terörizm ile mücadelede insan hakları ve hukuk devleti kurallarına uyulması,
e. Kıbrıs konusunda adil ve kalıcı bir çözüm için Türkiye’nin BM çerçevesinde
çaba göstermesidir.
Raporda özel sektörün dinamizminin vurgulanmasına karşılık Türkiye ile
ilişkilerin geliştirilmesi ekonomik alanda ilerleme kaydedilmesine bağlanmıştır.
Bu alanlar şunlardır ;
a. Ekonomik reform yapılması ve istikrarlı kamu maliyesi politikası izlenmesi,
b. Dengeli ekonomik büyüme ve istihdam artışı için enflasyonu düşürmeye yönelik
para politikası izlenmesi,
c. Kamu sektöründe ve tarım alanında reform yapılması, fiziki ve sosyal
altyapının geliştirilmesidir.
SONUÇ :
1. KİTABIN ANA FİKRİ :
Avrupa birliğinin tarihsel gelişimini, Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne girebilmesi
için alınması gereken tedbirleri ve Avrupa Birliği’nin Türkiye’den isteklerini
açıklamaktadır.
2. KİTABIN GETİRDİĞİ YENİLİKLER :
Kitabın getirdiği yeniliklerden en önemlisi, verilen raporlarda Türkiye’nin
diğer aday ülkelerle aynı standartlarda değerlendirilmediğini açıklamasıdır ve
aynı şartlarda değerlendirilmemiz için siyasi alanda yapmamız gerekenleri ve
Avrupa Birliği’nin isteklerinin anlatılmasıdır.
3. KİTAP HAKKINDA GENEL DEĞERLENDİRME VE
TEKLİFLER:
Kitap Türkiye’nin diğer ülkelerle aynı şartlarda değerlendirilmediğini, Avrupa
Birliği’ne girmek için bir çok taviz vermesi gerektiğini anlatıyor. Avrupa
Birliği’nin genel yapısını anlatarak bu konuda okuyucuyu bilgilendiriyor.KİTABIN
ADI 21.YÜZYILDA TÜRKİYE
KİTABIN YAZARI Prof. Dr. Emre KONGAR
BASIM TARİHİ 1998
KİTABIN YAYIM MAKSADI Türkiye’nin toplumsal yapısının değerlendirilmesi.
KİTAP ÖZETİ / TANIMI
1 NCİ BÖLÜM (TÜRKİYEDE TOPLUMSAL YAPININ TEMELLERİ) :
Osmanlı İmparatorluk Sistemi, toprak düzenine ve merkezi iktidara dayanmaktadır.
Bu özellik ekonominin kapitalist olmasını ve sermaye birikimini engellemektedir.
Batıda gelişen ulusçuluk akımları imparatorluğun azınlık nüfusuna ayrılmalarında
etkili rol oynamıştır. Osmanlı dönemindeki batılılaşma çabaları, devletin
üzerindeki batı denetimini ve ekonomik baskıyı artırmaktan başka bir
işearamamıştır. Buna karşılık Atatürk; batılılaşmayı, batı uyruğundan kurtarmada
bir araç olarak kullanmıştır.
Osmanlının siyasal birikimi, dine ve padişah otoritesine dayalı bir anayasal
monarşi, yabancı denetimi altında bir devlet ve ulusçuluk akımları etkisinde
parçalanmış siyasal birliktir. Osmanlının toplumsal kesimlerinden biri olan
asker kesimi, sınıflar içinde en yenilikçi ve en büyük gücünü teşkil.etmektedir.
Osmanlı’daki ideolojik birikimin temel özelliğini ise imparatorluk çöküş
döneminde gecikmiş olarak ortaya çıkan, Türk. Ulusçuluk.akımı.oluşturmaktadır.
Bağımsızlık Savaşı, Mustafa Kemal’in elinde dağılan, parçalanan ülkenin tüm
siyasal ve kültürel yapısını değiştirmede bir araç olmuştur. Atatürk siyasal
devrimlerinde eğitimsel, kültürel ve hukuksal yenilikleri batı dünyasının yüzyıl
önce geçirmiş olduğu toplumsal ve ekonomik değişmeleri hızla gerçekleştirmenin
aracı olarak kullanıyordu. Böylece çağdaş ve dışa dönük bir toplum modeli
yaratmayı amaçlamıştır.
2 NCİ BÖLÜM (TÜRKİYE’DE DEĞİŞMENİN ARAÇLARI
OLARAK YAPISAL ÖĞELER)
Yeni Cumhuriyetin amacı dış denetimden arınmış girişimci ulusal sermaye sınıfı
yaratmaktır. Bu siyasetin temelleri 1923 yılında Cumhuriyetin sahip olduğu
toplumsal ve ekonomik yapıyla Atatürk’ün kurmuş olduğu ilkeleri kıstas
almaktadır. Ekonomi siyasetin ana ilkeleri, İzmir iktisat
Kongresinde.saptanmıştır.
Geliştirilmek istenen sermaye sınıfına devletçilik ilkesi.ile.yön. verilmiştir.
1950 yılında çok partili döneme geçişin ekonomik ve siyasal zorunluluğun altında
demokratikleşme, ulusal sermaye sınıfı belirginleşmeye başlamıştır. 1950’den
sonraki gelişmeler ile güçlenen burjuvazi gelenekçi-liberal cephenin içinde
önemli bir öğe durumuna gelmiş, yalnız 1950-1960 arasındaki bu benimseme dönemi
sırasında Atatürkçülük’ten bazı sapmalar ortaya çıkmıştır. TSK.’nin 1960 eylemi,
toplumu çağdaş modellere uygun olarak değiştirmek istenen devletçi-seçkinciler
adına yapılan bir başka çabayı oluşturmuştur. Asıl sorun, 1958 yılından günümüze
kadar istikrar tedbirlerini doğuran yapısal nedenlerin ortadan kalkmasıydı. Faiz
ve rant üzerinde gelişen ekonomi, çarpıklığını sonraki dönemlere de
kısır.döngülü.bir.şekilde.aktarmıştır.
3 NCÜ BÖLÜM (DIŞ ÖĞELERİN ETKİLERİ)
21.yüzyıl Türkiye’nin en büyük belirleyicisi dış dünyadaki gelişmeler ve
uluslararası sermayenin etkisi olacaktır. En büyük adımı ise Avrupa Birliğine
girme isteği oluşturmuştur. Dağılan Sovyetler’den kopan Cumhuriyetlerle artan
ilişkiler ekonomiyi olumlu yönde etkileyeceği kesindir. Kısaca,Türk ekonomisi
belli aşamaları geçirmiş olmakla beraber sağlam ve sağlıklı yapıya kavuşamadığı
ve dış dünyaya bağlı hareket edemediği gerçektir.
Türkiye’nin 21. yüzyılda küreselleşme çerçevesinde bir bölgesel güç olarak dünya
arenasına çıkması hem bölgesinde komşularıyla iyi ilişkiler geliştirebilmesine
hem de dünya üzerinde Japonya’dan Birleşik Amerika’ya kadar çeşitli ekonomik ve
siyasal ittifaklar oluşturabilmesine bağlı görünmektedir.
4 NCÜ BÖLÜM (TÜRKİYE’DE TOPLUMSAL YAPININ VE
DEĞİŞMENİN GÖRÜNÜMLERİ)
Toplumsal yapının ve değişmenin göstergesi incelendiğinde teknolojik gelişme ile
nüfus artışının ters orantılı geliştiği görülmüştür. Demografik dağılımın
bozukluğu kaynakların etkin kullanımını zora sokmaktadır. İlk ve orta öğretimle
birlikte yüksek öğretimde gerek nitelik, gerekse nicelik bakımından 21 nci
yüzyılda Türkiye’nin gereksinimlerine yanıt vermekten uzaktır. Çalışan nüfusun
sosyal güvenlik önlemleri son derece yetersizdir. Türkiye’nin en önemli sorun
alanları, hem fiziksel hem hukuksal, siyasal ve toplumsal olarak kent hukuku
dışında gelişmiş olan alanlar, eski gecekondular olacaktır.
5 NCİ BÖLÜM (TÜRKİYE’DE TOPLUMSAL YAPININ VE
DEĞİŞMENİN DEĞERLENDİRİLMESİ)
1980 sonrası yaşanan ekonomik gelişmeler; 21 nci yüzyıl Türkiye’si açısından
tarım kesiminin de artık sanayi ülkelerindeki yapıya yavaş yavaş yaklaştığını
göstermektedir.
Gelecek yüzyılda, Türkiye’deki toplumsal sınıflar ile siyaset arasındaki
ilişkiler bire bir ekonomik kökenli olmadığı, buna karşılık ideolojik
oluşmaların bu ilişkileri önemli ölçüde etkileyeceği. gözlenmektedir.
Türkiye gelecekte üç temel sürecin etkisinde kalacaktır. Birincisi, dış dünyadan
gelen siyasal, ekonomik ve kültürel alanlarda farklı etkileri olan
küreselleşmedir. İkincisi, kaçak yapılaşma ile simgeleşen ve tüm siyasal ahlakı
da pençesine alan bir yağma kültürünü temsil eden kentleşmedir. Sonuncusu ise,
hem Cumhuriyetin tarihinden gelen hemde evrensel oluşumların desteklediği,
katılım ilkesinin yaygınlaşmasında ve etkinleşmesine dayalı olan
demokratikleşmedir.
Önümüzdeki yüzyılda, Türkiye’yi yönlendirecek belirleyici güçler de üç merkezli
görünmektedir. Birinci güç; dış dünyanın belirleyiciliği açısından tarihsel
olarak da Türkiye’nin biçimlenmesinde önemli roller oynamış ve küreselleşme
süreci ile bu konumu iyice kurumlaşan Amerika Birleşik Devletleri’dir. İkinci
güç; gelişmesi için kendisine destek verilmiş olan ve sonunda kitle iletişim
araçlarının mülkiyetine de sahip olarak bu gücünün doruğuna ulaşmış olan büyük
sermayedir. Üçüncü güç, Türkiye’nin çağdaş bir ulus-devlete geçişinde rol
oynayan, bölücü terör ve şeriat tehdidi karşısında yeniden ön plana
çıkan.askeri.bürokrasidir.
Küreselleşmenin birinci niteliği, siyasi ve askeri alanda Amerika Birleşik
Devletlerinin egemenliği ve dünya jandarmalığı rolüne soyunmuş olmasıdır. İkinci
niteliği, ekonomik alanda uluslararası sermayenin egemenliğidir. Üçüncüsü ise;
tüm dünyada bir örnek tüketim kültürü oluşturmaya yöneliktir. Dördüncü niteliği,
mikro milliyetçilik akımlarını.güçlendirmesidir.
SONUÇ
A.KİTABIN ANA FİKRİ :
21 nci Yüzyıla girerken Türkiye’deki toplumsal yapı ve
toplumsal.değişmenin.faktörlerinin .incelenmesidir.
B.KİTABIN GETİRDİĞİ YENİLİKLER :
Yazar kitabında, 21. yüzyıla girerken Türkiye’nin toplumsal yapısını ve
değişmesini dış dünya, ideoloji ve sınıfsal gelişme öğelerinden oluşan
toplumbilimsel bir model olarak ele almış, tarihsel .çözümlemesini.yapmıştır.
Yazar, ülkede yaşanan sorunlara ve tarihsel perspektifte siyasal ve ekonomik
oluşumlara bilirli bir ideolojiden değil, objektif olarak.toplum
.bilimi.ile.yaklaşmıştır.
Kitapta 21. yüzyılda karşılaşacağımız muhtemel sosyo-ekonomik problemler ve
bunların çözüm yolları ile ülkenin gerek kendi iç dinamiklerini gerekse dış
öğelerin dayatacağı oluşumlar ve bunların siyasal ekonomi etkilerini bir anlamda
öngörü .olarak. bulmak. mümkündür.
C. KİTAP HAKKINDA GENEL DEĞERLENDİRME VE
TEKLİFLER :
Yazar toplumsal yapı ve değimi çözümlerken her bir konu için sistematik ve
kronolojik yaklaşmıştır. Bu da okura her konu hakkında siyasal ve ekonomik
dönemler arasında birbirini tamamlayan geçişler yapmasını kolaylaştırmıştır.
21 nci yüzyılda dış dünyadaki küreselleşme, demokratikleşme, uluslararası
sermaye gibi oluşumların ülkemizi nasıl etkileyeceği üzerindeki görüşler okurla
paylaşılmış olup, özellikle karar alıcılar ve politika oluşturuculara yön
verecek çarpıcı sonuçlar çıkartılmıştır.
Kitabın bir özelliği de dilinin anlaşılabilir olması ve ulaşılan sonuçların net
ifadelerle anlatılarak gelecekteki olası sosyal ve ekonomik darboğazları
belirlemiş olmasıdır.1.KİTABIN KONUSU:
17.yy`da Türkler tarafından esir edilen astronomi,matematik ve tıptan anlayan
bir Venedikli bilim adamının başıdan geçeler.
2.KİTABIN ÖZETİ:
Venedik’ten Napoli’ye doğru seyretmektedirler. Türk gemileri yollarını keser.
Üstelik onlar topu topu üç gemiyken, Türk gemilerinin ardı arkası
kesilmemektedir. Bu Venedik gemisindeki kürekçi esirlerde Türk olduklarından
kaptan onları kırbaçlayamaz. Kaptanın bu korkusunun, Yazarın hayatını
değiştireceğinden haberi yoktur.
Türk gemileri geldiklerinde diğer iki Venedik gemisi gemilerin arasından
sıyrılıp kaçar. Yazarın olduğu gemi ise kaçamaz ve Türk gemilerinin arasında
kalır. O öğrenmeye düşkün biridir. Kamarasına iner ve Floransa’dan aldığı
kitaplara göz gezdirmeye başlar. Türkler artık gemidedir yukarıdan seslerini
duymaktadır. Yukarıya çıktığında esir düşen adamların ne yapılacağına karar
verilir. Bu adamlardan çoğu kürekçi olur. Yazarın aklına ise astronomiden
anladığı ve doktor olduğunu söylemek gelir. Böylece daha iyi yerlere gidebilir.
Türklere bunu söylediğinde pek yüz bulamaz. Daha sonra İstanbul’daki sarayın
zindanında bulur kendini. Burada doktorluk yapmaya çalışır. İyileştirdiği hasta
sayısı çoktur ve bundan para da kazanmaktadır. Hal böyle olunca birgün Paşa
tarafından çağırılır. Paşa’ya ya astronomi, matematik, tıp ve mühendislikten
anladığını söyler. Paşa’nın özel bir durumu vardır. Paşa’nın hastalığı
bildiğimiz nefes darlığıdır. Paşa bazı karışımlar hazırlar fakat bunu önce kendi
paşanın önünde içer, sonra paşa zehirli olmadığı kanatına vardığında kendi içer.
Adamı geri zindanına gönderirler. Adam zindanda doktorluktan kazandığı parayla
türkçe dersi aldığı ve türkçeyi hemen öğrendiği görülnce Paşa şaşırır.
Günler, aylar geçtikten sonra Paşa’nın iyileştiğini duyunca sevinir. Fakat Paşa
tarafından çağırılmamaktan yakınır. Birgün Paşa kendisini çağırır odaya
girdiğinde gözlerine inanamaz kendisine tıpatıp benzeyen sakallı bir adam
vardır. Paşa buna Hoca diye hitap etmektedir. Paşa mevzuyu açar ve bir düğün
tertipleyeceğini ve bu düğünde Hoca’yla birlikte düğün için fişek yapacaklarını
söyler. Hoca’yla hergün çalışırlar plarnlar yapar ve denerler. Birgün Paşa
kendilerini izlemeye gelir. İkiside çok heyecanlıdır. Gösteriye iyi başlarlar ve
iyi bitirirler. Paşa bundan menun kalır ve düğünde iyi bir başarıyla sonlanır.
Hoca’yla yazar arasında ilginç rekabet vardır. Hoca üniversite okumamıştır fakat
bu işlerle ilgilenir, öğrenmeye çalışır. Paşa birgün yeniden yazarı çağırır ve
ona dinini değiştirirse azat edileceğini söyler. Dinini gelip gitmelere
zorlamalara karşın değiştirmez. En sonun da iki tane iri yarı adam onu sarayın
bahçesine götürür. Kafasını bir kütüğe koyarlar ve ona dini değiştirip
değiştirmeyeceğini, değiştirmesse öldüreleceğini söylerler. Adam karar vereceği
sırada ağaçların arasından kendinin koşup geçtiğini görür, şaşırır...Adam ne
olursa olsun dinini değiştirmemektedir. Onu idam edemezler ve paşanın yanına
götürürler. Paşa’nın yanında Hoca da vardır. Paşa artık Hoca’nın yanında
olacağını azat etme hakkını Hoca’ya verdiğini söyler. Artık Hoca’nın kölesidir.
Hoca’nın evnine giderler. Hoca’nın evi küçük ve havasızdır buraya geldiğinde
yazar kendini hiç iyi hissetmez. Fakat sonraları yavaş yavaş alışmaya başlar.
Hoca’nın amacı kölesinin bilgilerinden yararlanmaktır. Hoca sürekli kendinin bir
abi ve kölenin de bir kardeş gibi öğretilenlerini dinlemesini ister. Çok şey
bilen Hoca olmalıdır hep...Aralarında böyle garip bir rekabet süresince
çalışırlar. Ağırlıklı olarak batı bilimi ve astronomi konuşulur. Hoca Ay’la
Dünya arasında bir gezegen olduğunda ısrarcıdır. Günleri sürekli evde kölenin
yaptırdığı masanın üzerinde çalışmayla geçer. Aralarında bazen kölenin özgürlük
hırsı yüzünden, bazende Hoca’nın laflarının doğruluğu yüzünden tartışmalar ve
sürtüşmeler olur.
Astronomi alanında çalıştıklarında ve de bunları Paşa’ya anlattıklarında Paşa
bunu hoş karşılar. Paşa birgün Hoca’yı Padişah’ın huzuruna çıkarmaya karar
verir. Padişah daha çocuktur yaptıkları astronomi araştırmalarını bir çocuğun
anlayacağı şekilde düzenler ve ezberler. Gidecekleri gün geldiğinde yaptıkları
astronomik aletleri de sarayı beraberlerinde götürürler çocuk bunları gördüğünde
sanki bir oyuncağı gibi merakla dokunmaya başlar. Çocuk Hoca’nın anlattıklarını
dinledikten sonra çok sevdiği hayvanlarıyla özellikle aslanıyla ilgili soru
sormaya başlar. Hoca’da sırf çocuğu etkilemek için cevaplar verir, aslında
Hoca’nın hayvanlardan anladığı yoktur. Hoca’nın kafasında çocuğu etkileyip
bundan ilim hakkında çalışma yapmak için gelir sağlamak vardır. Yazarla birlikte
kafalarından değişik değişik hayvanlar türetip bunları Padişah’a anlatırlar.
Çocuk bunlardan çok etkilenir.
Çocuk artık büyümüş ve blue çağına girmiştir. Hoca çoğu zaman kendi kendine
odada çalışır. Ne olursa olsun hoca padişah’ı etkilemeyi başarmış ve kendi
istediği yerden dirlik almıştır.
Hoca yavaş yavaş bu öğretme duygusundan soyutlaşır. Karşısına alıp bir konu
anlattığı insanlar çok saf ve bilgisiz eski kafalı idir. Hoca kendi kendine
birgün “Niye benim ben” diye sorar, işte burada yazara fırsat doğar ve Hoca’nın
direncini kıracak sözler söyler. Hoca sinirlenip birşeyler yazmasını ister, o
ise geçmişiyle ilgili şeyler yazmaya başlar. Günlerce birşeyler yazar Hoca okur
okur ve bir sonuç alamaz. Geçen günlerde kendi günahlarını yazamaya başlarlar.
Yazar, yazar fakat Hoca yazdığında Hoca hemen sinirlenip kağıdı yırtar. Günler
böyle geçip gider bir süre...
Hoca birgün sübyan okulundan geldiğinde veba çıktığını söyler.Yazar inanamaz
buna. Ertesi gün çıkıp araştırır günlerce araştırır...Şehirde veba vardır bu
doğrudur. Hoca yazarın çok korktuğunu görünce sevinir. Hoca ölümün Allah’ın
takdiri olduğunu söyler ve yazılmışsa olacağı varsa olur der. Yazar çok
korkmaktadır. Hoca birgün sübyan okulundan geldiğinde yazara göbeğinde çıkan bir
çıbanı gösterir. Yazar çok korkar Hoca’da tedirgindir bu çıbandan aslında fakat
pek belli etmemeye çalışır. Yazara sorar bu veba mı diye yazar cevap veremez.
Hoca çok korktuğunu görünce keyiflenir ve “Hadi dokunsana der” fakat dokunamaz
çok korkar. Diğer günler kabus gibi geçer artık kaçmalıdır bu evden
kurtulmalıdır. Birgün bu isteğini gerçekleştirir. Hemen deniz kıyısına gider
birikmiş parasıyla bir sandal tutar ve Heybeliada’ya kaçar. Burada bir
balıkçının yanında çalışır karnını doyurur ve yaşamaya başlar. Birgün bağda
uzanmış yatarken birden Hoca’yı görür karşısında şok olur ama Hoca kızgın
değildir. Yaptığının, hasta bir adamı yatağında bırakıp kaçmanın büyük suç
olduğunu kendisinde veba değil ufak bir hastalık olduğunu söyler. Bunları
konuşacak vakitleri yoktur Padişah onlardan şehirdeki vebayı durdurmalarını
ister. Hemen çalışmaya başlamaları gerekemektedir. Hızla çalışmaya başlarlar
gidip camilerdeki tabut sayılarını sayarlar istatislikleri çıkarırlar, bunun
gibi birçok şey yaparlar. Birgün Padişah’a gidip insanları evlere sokmalarını
gerektiğini çarşıyı bir süreliğine kapatmaları gerektiğini yoksa baş
edemeyeceklerini söyler. Padişah buna olumlu bakar fakat yanındaki vezir ve
yardımcıları bunu istemezler ama Padişah’ın dediği olur. Yeniçeriler herkesi
evine sokar ilkleri daha sonra çok az kişiye izin kağıtları verip ticaretin az
da olsa işlemesini sağlar. Gün geçtikçe ölü sayısı azalır veba hemen hemen
bitmeye başlar. Hoca ve yazar artık Padişah’ın güvenini kazanmıştır. Hoca
ödülünü alır ve Müneccimbaşılığa getirilmekle kalmaz Padişah’la yıllardır
uğraştıkları yakın ilişkiyi kurar. Hoca artık her sabah saraya girip Padişah’ın
rüyalarını yorumlar gelecek hakkında konuşurlar. Yazar ise sürekli evdedir.
Padişah çok sık av seferleri yapar Hoca bu seferleri aptalca bulur. Seneler
böyle geçer...
Birgün Padişah Hoca’dan hep söz ettiği şu düşmanları dize getirecek silahı
yapmasını ister. Bu sırada Hoca saraya çok az gelip gitmeye başlar. Onun yerine
saraya artık Yazar gider.Padişah’la zaman zaman sohbet edip Hoca’yla çok
benzerliklerinin olduğu aslında Hoca’nın kendisi olduğu gibi garip ve kafa
karıştırıcı laflar söyler. Dört sene böyle geçer, sarayda eğlencelere katıla
katıla iyice şişmanlar. Hoca ise silahını yapmış Padişah’ın seferden dönmesini
bekler. Hoca’nın silahı çok büyük canavar gibi birşeydir. Çalışması için beş,
altı adam gerekir ama silahın içi cehennem sıcağı olduğundan bunlar özel kişiler
olmalıdır. Hoca günlerini silah denemeleriyle geçirir kış gelmiştir Hoca bu
adamlarla bağlantılarını koparmamıştır. Yaz geldiğinde Padişah seferden dönmüş
ve yeni bir sefere hazırlanır silah için adamlar çağrılır çünkü Hoca silahında
savaşta yer almasını bekler. Beklediği gibide olur silahı savaşa çağırılır ve
sefer çıkılır.Seferde günlerde ilerlenir çoğu kişi bu büyük makinenin ordunun
hızını kestiği düşüncesinde kapılır.Hoca hristiyan köylerinden birine geldiğinde
yaşlı bir adamı tercüman eşliğinde günahlarını söylemeye zorlar. Yaşlı adam
utanır baskıdan sonra söyler.Söyler ama Hoca bunun yalan olduğu kanısındadır.
Hocayı tatmin etmez ileriki günler normal insanları kimi bulursa sorguya çeker.
Bazılarına doğru söylemesi konusunda işkence yapar, daha sonra geceleride vicdan
azabı duyar. Bu böyle günlerce sürüp gider ve artık seferin amacı olan Kale’yi
alacakları yere doğru yaklaşırlar. Hava sürekli yağmurludur ve bu koca canavar
çamura batar. Artık herkes bunun ordunun direncini kırdığı düşüncesindedir.
Askerlerin bile inancını kırar bu makine. Sultan zaten öfkelidir çünkü Doppio
Kalesi hala alınamamıştır. Sabah olduğunda Beyaz Kale görünmüştür esrarengiz bir
güzelliği vardır. Artık Beyaz Kale önlerindedir. Silahı deneme vakti gelmiştir.
Silaha adamlar yerleştirilir ve hedefe doğru yönelinir fakat silah çamura
saplanır daha ateş etmedende koca tekerleri altında adamları ezilerek can verir.
Yazar Padişah’a bakamaz bir ara bakar ve Padişah’ın kafaların yanından geçip
gittiğini görür...O akşam Hoca’yı Padişah’ın çadırına çağırırılar uzun bir süre
gelmez ve bu süreç içerisinde yazar Hoca’yı çoktan öldürdüklerini ve biraz sonra
cellatların da kendisinin canını almak için geleceğini düşünür ama öyle olmaz.
Saba karşı Hoca gelir ve yazar eski hayatı hakkında birşeyler anlatmaya başlar
kırkardeşinin kekeme olduğu, elbiselerinin çok düğmeli olduğu evinin bir
masasının üzerindeki sedef kakmalı tepside şeftaliler ve kirazlar durduğunu
masanın arkasında hasırdan örülmüş bir sedir olduğunu, üzerinde pencerenin yeşil
çerçevesiyle aynı renkte kuştüyü yastıklar olduğu arkasına bir serçenin
konduğunu, kuyu, zeytin ve kiraz ağaçlarını, onların arkasındaki ceviz ağacında
yüksekçe bir dalına uzun iplerle bağlanmış bir salıncak belli belirsiz rüzgarda
hafif hafif kıpırdandığı gibi... Sonrasında yazar bu hikayelere kaldıkları
yerden geç de olsa süreceğine inandığını ve Hoca’nında aynı şeyi düşündüğünü,
kendi hikayesine sevinçle inandığını bilir. Elbiselerini telaşla kapılmadan ve
konuşmadan değiştirirler. Yazar ona yüzüğünü ve yıllarca ondan saklamayı
becerdiği madalyonunu verir. İçinde annesinin resmi ve nişanlısının kendi
kendine beyazlaşan saçları vardır. Sonra çadırdan çıkıp gider sessizce, ağır
ağır kaybolur.
Aradan yıllar geçmiştir.Yazar Müneccimbaşının boynu vurulmadan , hayvanlara
düşkün Padişah tahttan indirilmeden çok önce Gebze’ye kaçmıştır. Yazar bundan
şikayetçi değildir.Çok parası İtalya’daki gibi bir evi, karısı ve dört çocuğu
vardır artık yetmiş yaşındadır.
Padişah’la iki kere görüşmesinde laf O’ndan açılır. Padişah aslında her şeyi
biliyormuş.O takvimleri, kitapları bütün o kehanetleri O’nun yazdığını bilir ve
bunuda ona silah bataklığa saplandığında söyler. Bu konuşmalardan yazarın kafası
çok karışır. Her şeye rağmen yazar O’nu özler
Yazar bir gün evindeyken yaşlı bir adam gelir bu adamla sohbet ederler. Adam da
hayal ürünü şeyler yazdığını söyler. Bu hikayeleri birbirleriyle paylaşırlar. Bu
adam yazarda garip duygular uyandırır. Evinde yatıya kalır bu adam gece boyunca
birbirlerine yaşadıklarını anlatırlar ve bu anıları paylaştıktan sonra yaşlı
adam evden ayrılır.
Yaşlı adamın girmesinden sonra yazar bize bir köşeye attığı ve hiç dokunmadığı
O’nunla geçirdiği anıları anlatan kitabını bitirmeye karar verdiği günü anlatır.
İki hafta öncesine kadar başka hikayeler türetmeye çalışan yazar İstanbul
tarafından gelen bir atlı görür ve bunun kendi evine doğru geldiğini fark eder.
Atla gelen adam önce İtalyanca konuşur fakat sonra O’nun kadar olmasa bile O’nun
yanlışlarıyla Türkçe konuşur.Adını O’ndan öğrendiğini buraya kendisini O’nun
gönderdiğini söyler. O’nun İtalya’da kitaplar yazdığını zengin olduğunu
öncesinden bir kadınla evlenip geri eski nişanlısını bulup onunla evlendiğini,
yeni kitabının adının “Orada Tanıdığım Bir Türk” olduğunu söyler. Yazar
kendisininde O’nun la geçirdiği yılları anlatan bir kitap yazdığını söyler atla
gelen adam bunu okumak ister. Adam okumaya başlar.Yazar üç saat bahçede oturup
adamın kitabı bitirmesini bekler. Adam kitabın sonlarına geldiğinde adamın yüzü
allak bullak olur. Yazar adamın bir sayfaya dikkat etmesini bekler kitabı
bitirdiğinde sayfaları hızlıca karıştırır sonunda o sayfayı bulur dışarı hızla
göz gezdirir. Ne gördüğünü yazar tabi ki çok iyi bilir:
Evin bir masasının üzerindeki sedef kakmalı tepside şeftaliler ve kirazlar
durduğunu masanın arkasında hasırdan örülmüş bir sedir olduğunu, üzerinde
pencerenin yeşil çerçevesiyle aynı renkte kuştüyü yastıklar olduğu hemen yanında
da yazarın oturduğunu, arkasına bir serçenin konduğunu, kuyu, zeytin ve kiraz
ağaçlarını, onların arkasındaki ceviz ağacında yüksekçe bir dalına uzun iplerle
bağlanmış bir salıncak belli belirsiz rüzgarda hafif hafif kıpırdandığını görür.
3.KİTABIN ANA FİKRİ:
İnsan sevdiği hele de hayatını bağladığı birinden asla şüphelenmemeli, hatta ona
git gide daha da bağlanmalı; onu kaybetmemek için elinden geleni yapmalıdır.
4.KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ:
Venedikli;ülkesinde çok iyi eğitim almış,her bilim alanında bilgisi ve kitapları
olan,fakat kendini biraz beğenen bir kişidir.Hoca;iyi bir eğitim almış ve parlak
bir zekası olan,aynı zamanda hırslı ve okumayı seven bir
kişidir.Padişah;hayalperest,hayvanları ve avlanmayı çok seven ve olayları çok
iyi takip eden, insanların etkisinde kalan bir kişidir.Paşa;sinsi ve
hırslı,çevresindeki insanları kullanmayı seven bir kişidir.
5.KİTAP HAKKINDA ŞAHSÎ GÖRÜŞLER:
Çok sürükleyici bir kitaptı. Özellikle kitabın edebi yönü beni derinden
etkiledi. Olaylar arasındaki felsefik bağ beni bazen saatlerce düşündürdü.
6.KİTABIN YAZARI HAKKINDA BİLGİ:
7 Haziran 1952’de doğdu. New York’ta geçirdiği üç yıldan sonra hep İstanbul’da
yaşadı. Liseyi Robert Kolej’de bitirdi. İstanbul Teknik Üniversitesinde üç yıl
mimarlık okudu. 1976’da İstanbul Üniversitesi Gazetecilik Enstitüsü’nü bitirdi.
1974’ten başlayarak düzenli bir şekilde yazı yazmayı kendine iş edindi.
Kitapları belli başlı Batı dillerinde çevrildi. Romanları onüç dile çevrilen
Orhan PAMUK’un kitapları Brezilya’dan Avustralya’ya, Norveç’ten İtalya’ya pek
çok ülkede yayımlanmaya devam ediyor.1.KİTABIN
KONUSU: Âşık olan bir insanın düşünme kabiliyetini nasıl kaybettiği ve
gerçekleri görememesi
2.KİTABIN ÖZETİ: Kurtuluş savaşı
zamanında zengin halktan bazıları kendi çıkarları için işgalci devletler ile
yankınlaşma içerisine girer. orhan o dönemde yatılı okulda öğretmenlik
yapmaktadır. Talebelerinden Tahsin, sınıf arkadaşı cemil’in kaşını taş atarak
patlatır. orhan, cemil’in tedavisini yaptırıp annesinin yanına götürür.
tahsin’in cemil’e taş atmasının nedeni ‘eşşek türk’ diye hitap etmesidir. Orhan
köşkte Cemil’in ablası vedia’yı görür. İlk bakışta bir şey yok zanneder fakat
âşık olmuştur. Orhan Tahsin olayından sonra okuldan istifa eder. Çünkü Orhan’a
göre cemil’in bilmeyerek bütün türk halkına hakaret ettiğini düşünür. Artık
Orhan’ı açlık ve yoksulluğun hüküm sürdüğü günler beklemektedir. Kar
fırtınasının olduğu bir akşam Orhan yatağında soğuktan yatamaz. En yakın caddeye
çıkıp son parasıyla sıcak bir çay içmek ister. Gittiğinde kahvehane kapalıdır ve
olduğu yere düşer. Kahvecinin erken gelmesiyle hayatı kurtulur ve öğretmenken en
iyi anlaştığı Necati’nin evine gider. Necati Orhan’a bir arkadaşının çevirmen
aradığını söyler. Artık Orhan’ında parası vardır. Eski anılar canlanır ve vedia
tekrar aklına gelir. Onu unutamaz ama vedia ile evlenmek isteyen birçok kişi
vardır. Bunlardan subay olan Ahmet’i gördüğünde başına gelecekleri anlar ama
aşkı daha üstün gelir ve olacakları umursamaz. Tahsin’in babası bu arada
hapishaneden çıkar. Hapishaneye girmesinin nedeni vedia’nın annesidir. Vedia
herkese âşıktır ve bu Orhan’ı korkutur. vedıa ile bir an önce evlenmek ister.
Vedia buna yanaşmamaktadır. Vedia’nın annesi köylüler tarafından sevilmez çünkü
evine Fransız bayrağı asmıştır. ahmet vedia’dan uzaklaşmak için cepheye gider ve
orada ölür. Orhan vedia ile buluşacağı bir gün vedia’nın hastanede olduğunu
öğrenir ve koşarak hastaneye gider. Vedia şuursuzca yatmaktadır. Orhan günlerce
hastanede onun yanında kalır. Çok halsiz düşmüştür. Doktorların tüm ısrarlarına
rağmen dinlenmeyi kabul etmez. Vedia eskisinden iyidir ama hala şuuru yerine
gelmemiştir. İçerini havasından sıkılan Orhan dışarıya çıkmak için ayağa kalkar
ama sendeler. Çok bunalır. Ayağa kalkmak için tekrar hareket eder. Duvarlardan
tutunarak koridora çıkar. Ama gözleri hiçbir şey görmez. Merdivenlerden inerken
dengesini kaybeder ve düşünmek istemediğini ölümü vedia’nın aşkından olur. Vedia
ertesi sabah iyileşir ama Ahmet’in ölümüne neden olduğu gibi Orhan’ıda
bilinmezliklerin içine atarak ölümüne neden olur. Ama vedia hala yaşamaktadır.
3.KİTABIN ANA FİKRİ: Bir şeyi ne kadar
çok istersek isteyelim sağ duyumuzu,mantığımızı asla kaybetmemeli,her zaman
gerçekler doğrultusunda ve arkadaşlarımızın önerilerine kulak vererek karar
vermeli,duygusal davranmamalıyız.
4.KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER:
Kitapta yabancı cümlelerin çok fazla kullanılmış olması kitabın akıcılığını
olumsuz yönde etkilemektedir.kitap bildiğimiz aşk kurgusu uzerine yazılmasına
rağmen zaman olarak kurtuluş savaşı yıllarının seçilmesi okuyucunun ilg,s,n,
çekmektedir.olayların fazla ve karmaşık olması okuyucunun isteğini
kırmaktadır.aşk romanlarından hoşlanıyorsanız okumanızı tavsiye ederim
5.KİŞİLERİN VE OLAYLARIN İNCELENMESİ:
ORHAN :öğretmendir.farklı görüşleri yüzünden evden genç yaşta ayrılmıştır.
arkadaşları tarafından sevilir ama biraz dik kafalıdır.yakışıklı ve laf
yapmasını bilen birisidir.vedia’yı sever.aşırı duygusal bir kişiliğe sahiptir.
VEDİA:her gördüğüne aşık olan birisidir.duygusal yönden gelişmemiştir.civardaki
en güzel kızdır.fiziksel olarak narin bir yapıya sahiptir.arkadaşları tarafından
sevilir.orhanla birlikte birçok kişiye aşıktır.
AHMET :kendisi subaydır. vedia’ya ilk gördüğünden beri aşıktır.biraz fazla
duygusal olduğundan gerçekleri göremez.yakışıklı v esakin bir kişiliğe sahiptir.çevresiinde
sevilir.
TAHSİN:yatılı okulun en sessiz öğrencisidir.babası hapishanede ve annesi
ölmüştür.zekidir ama fazla konuşmaz.yerli halk tarafından çok sevilir.duygusal
açıdan çok zararlar görmüştür ama belli etmez.
CEMİL:vedia’nın kardeşidir.batı kiltiri altında yetişmektedir. kendini beğenmiş
olduğundan pek sevilmez.burnu havadadır.zekidir ama arkadaşlarını hor
gördüğünden yalnızdır.tek dostu onu yetiştiren dadısıdır.
NECATİ:öğretmendir.her alanda bilgisi vardır.arkadaşları arasında sevilir.orhan’ın
en iyi dostudur.gerçeklere göre karar verir.yardım severdir.milliyetçi bir
yapıya sahiptir.
VEDİA’NIN ANNESİ:batı hayranıdır.yerli halk tarafından sevilmez.çocuklarını
batılı gibi yetiştirmek istemektedir.kocasını kaybetmiştir.her gece istila
kuvvetlerine parti verir.zeki ve kinci bir kişiliğe sahiptir.halkı umursamaz ve
onları küçük görür.
YAZAR HAKKINDA KISA BİLGİ:
PEYAMİ SAFA
1899- 15 haziran 1961): yazar. istanbul'da doğdu. meşhur şair ismail safa'nın
oğludur. düzenli bir öğrenim göremedi. kendi kendisini yetiştirdi. 13 yaşında
hayata atıldı. posta telgraf nezaretinde çalıştı. öğretmenlik (1914-1918),
gazetecilik (1918-1961) yaptı. hayatını yazıları ile kazandı. istanbul'da öldü.
romanları: gençliğimiz (1922), şimşek (1923), sözde kızlar (1923), mahşer
(1924), bir akşamdı (1924), süngülerin gölgesinde (1924), bir genç kız kalbinin
cürmü (1925), canan (1925), dokuzuncu hariciye koğuşu (1930), fatih-harbiye
(1931), atilla (1931), bir tereddüdün romanı (1933), matmazel noralya'nın
koltuğu (1949), yalnızız (1951), biz insanlar (1959). hikâyeleri: hikâyeler (halil
açıkgöz derledi, 1980).
1. clay aiken
2. taylor hicks
3. danica patrick
4. famke janssen
5. indy 500
6. rebecca romijn
7. memorial day
8. juggernaut
9. ghost rider
10. dixie chicks
11. ellen page
12. kimberly dozier
13. hugh jackman
14. coco
15. katharine mcphee
Köyün birinde bir yaşlı adam varmış. Çok fakirmiş
ama Kral bile onu kıskanırmış...Öyle dillere destan bir beyaz atı varmış ki,
Kral bu at için ihtiyara nerdeyse hazinesinin tamamını teklif etmiş ama adam
satmaya yanaşmamış.. "Bu at, bir at değil benim için; bir dost, insan dostunu
satar mı" dermiş hep. Bir sabah kalkmışlar ki,at yok. Köylü ihtiyarın başına
toplanmış: "Seni ihtiyar bunak, bu atı sana bırakmayacakları, çalacakları
belliydi.Krala satsaydın, ömrünün sonuna kadar beyler gibi yaşardın.Şimdi ne
paran var, ne de atın" demişler...İhtiyar: "Karar vermek için acele etmeyin"
demiş."Sadece at kayıp" deyin, "Çünkü gerçek bu.Ondan ötesi sizin yorumunuz ve
verdiğiniz karar.Atımın kaybolması, bir talihsizlik mi, yoksa bir şans mı? Bunu
henüz bilmiyoruz. Çünkü bu olay henüz bir başlangıç.Arkasının nasıl geleceğini
kimse bilemez." Köylüler ihtiyar bunağa kahkahalarla gülmüşler.Aradan 15 gün
geçmeden at, bir gece ansızın dönmüş...Meğer çalınmamış, dağlara gitmiş kendi
kendine.Dönerken de, vadideki 12 vahşi atı peşine takıp getirmiş.Bunu gören
köylüler toplanıp ithiyardan özür dilemişler."Babalık" demişler, "Sen haklı
çıktın. Atının kaybolması bir talihsizlik değil adeta bir devlet kuşu oldu senin
için, şimdi bir at sürün var.." "Karar vermek için gene acele ediyorsunuz" demiş
ihtiyar. "Sadece atın geri döndüğünü söyleyin.Bilinen gerçek sadece bu. Ondan
ötesinin ne getireceğini henüz bilmiyoruz. Bu daha başlangıç.Birinci cümlenin
birinci kelimesini okur okumaz kitap hakkında nasıl fikir yürütebilirsiniz?"
Köylüler bu defa açıkça ihtiyarla dalga geçmemişler ama içlerinden "Bu herif
sahiden gerzek" diye geçirmişler...Bir hafta geçmeden, vahşi atları terbiye
etmeyeçalışan ihtiyarın tek oğlu attan düşmüş ve ayağını kırmış. Evin geçimini
temin eden oğul şimdi uzun zaman yatakta kalacakmış. Köylüler gene gelmişler
ihtiyara."Bir kez daha haklı çıktın" demişler. "Bu atlar yüzünden tek oğlun,
bacağını uzun süre kullanamayacak. Oysa sana bakacak başkası da yok.Şimdi
eskisinden daha fakir, daha zavallı olacaksın" demişler. İhtiyar "Siz erken
karar verme hastalığına tutulmuşsunuz" diye cevap vermiş."O kadar acele etmeyin.
Oğlum bacağını kırdı.Gerçek bu. Ötesi sizin verdiğiniz karar. Ama acaba ne kadar
doğru. Hayat böyle küçük parçalar halinde gelir ve ondan sonra neler olacağı
size asla bildirilmez." Birkaç hafta sonra, düşmanlar kat kat büyük bir ordu ile
saldırmış. Kral son bir ümitle eli silah tutan bütün gençleri askere çağırmış.
Köye gelen görevliler, ihtiyarın kırık bacaklı oğlu dışında bütün gençleri
askere almışlar. Köyü matem sarmış. Çünkü savaşın kazanılmasına imkân yokmuş,
giden gençlerin ya öleceğini ya da esir düşeceğini herkes biliyormuş. Köylüler,
gene ihtiyara gelmişler... "Gene haklı olduğun kanıtlandı" demişler. "Oğlunun
bacağı kırık ama hiç değilse yanında. Oysa bizimkiler, belki asla köye
dönemeyecekler. Oğlunun bacağının kırılması, talihsizlik değil, şansmış
meğer..." "Siz erken karar vermeye devam edin" demiş, ihtiyar. "Oysa ne
olacağını kimseler bilemez. Bilinen bir tek gerçek var. Benim oğlum yanımda,
sizinkiler askerde... Ama bunların hangisinin talih, hangisinin şnssızlık
olduğunu sadece Allah biliyor." Lao Tzu, öyküsünü şu nasihatla tamamlamış:
"Acele karar vermeyin.Hayatın küçük bir dilimine bakıp tamamı hakkında karar
vermekten kaçının. Karar; aklın durması halidir.Karar verdiniz mi, akıl
düşünmeyi, dolayısı ile gelişmeyi durdurur.Buna rağmen akıl,insanı daima karara
zorlar. Çünkü gelişme halinde olmak tehlikelidir ve insanı huzursuz yapar.Oysa
gezi asla sona ermez. Bir yol biterken yenisi başlar.Bir kapı kapanırken,
başkası açılır.Bir hedefe ulaşırsınız ve daha yüksek bir hedefin hemen oracıkta
olduğunu görürsünüz."Sizin için ne derece önemi var bunu bilmiyorum ama ben bu
satırları yazarken gözümden damlalar akıyor klavye üzerine. Erkekler ağlamaz
lafı bana göre değil. Ağlamaktan hiç utanmadım,duygularım,acılarım beni boğduğu
zaman hep ağladım.Yine ağlıyorum... Sizleri tanımıyorum ama sizlerle paylaşmak
istiyorum.Lütfen;bu satırlara bir seven olarak sahip çıkın ve lütfen yazılı
satırlar olarak geçmeyin. Okudukça yeryüzünde insanlar neleri yaşarmış
diyeceksiniz buna eminim. Bir memur ailenin en küçük çocuğu olarak babamın
tayininin çıktığı bir köye taşındık.Huzursuzdum,okulumu bir köy okulunda
okumaktansa ,şehirde medenice okumak istiyordum.kaydımı yaptırdı babam
okula.İlkokul 4. sınıftan başladım köy okuluna.Beni bir sınıfa verdiler.Öğretmen
köyde yabancı olduğumu biliyordu ve hangi sıraya oturmak istiyorsan otur dedi
bana.Bir kızın yanı boştu sadece oraya oturdum.Hayatımı adadığım,gidişiyle beni
bitiren insanla ilk o zaman tanıştım.İsmi Altınay idi.Çocuk yaşımda bile onun
güzelliği beni çok etkilemişti.Masmavi gözleri,gamze yanakları ile arada bir
bana dönüp gülüşü,yanlış yazdığım notlarımda kendi silgisiyle defterimdeki
hatayı silmesi beni o minik yaşımda ona bağladı.O dönemlerde çocukça bir
arkadaşlıktı. Zaman ilerledikçe onsuz tek saniye geçiremiyordum.ya ben onlara
gidip ders çalışıyor, yada o bize geliyordu.Mükemmel bir
paylaşımcıydı.Yüreğini,sevgisini,dostluğunu daha o yaşta vermişti bana.İlkokulu
birlikte okuduk ve aynı sırada bitirdik.Hep onunla hep ona biraz daha alışarak.
Ortaokula geçtiğimizde ailelerimize rica ettik ve bizi aynı okula yazdırdılar,
hatta aynı sınıfa,hatta aynı sıraya oturmamız için babalarımız öğretmenlere
adeta yalvardılar.Başarmıştık. Yine aynı sıradaydık.Geride kalan ilkokul
dönemindeki iki yılda anladım ki onsuz hayat bana huzur vermiyordu.Yaşımız
olgunlaştıkça o beni,ben onu daha çok seviyordum.Çocukça başlayan arkadaşlığımız
sevgiye aşka dönüşmüştü ortaokul yıllarımız bitmek üzereyken.Şehir
merkezinde.Ailelerimiz liseye geçtiğimiz sırada ortak bir karar aldılar.Buna
göre tek ev kiralayacak ikimiz aynı evde kalacaktık.Annem de bizimle
kalacaktı.Allah'ım o karar bize iletildiğinde dakikalarca sarmaş dolaş
kutlamıştık bunu.Ona aşık olmuştum.Aynı duyguları o da paylaşıyordu ve bunu
fareden ailelerimiz okul bittiğinde evlendirelim diye karar almışlardı bile.Ona
tapıyordum artık.Haşa Allah'a şirk koşar gibi günah işlercesine seviyordum.İlk
elini tuttuğumda sakın bir daha bırakma demiştim. Yanakları kızarmıştı,utanmış
ve başını önüne ! eğmiş,gülümsemiş ve elimi sıkı sıkı kavramıştı.Artık her gün
elele tutuşup okula gidiyor okuldan çıkarken elele dolaşıyor geziyor öyle
gidiyorduk evimize.Arada bir elleri terler ve her terleyişte elini elimden
kurulamak için çekerdi.Bunu her yaptığında kızar elimi bırakma diye
azarlardım,hep tamam tamam diyerek gülümser ve hızla elini avucuma sokuştururdu.
Her şey harikaydı,dünya cennet gibiydi gözümüzde.Yıllar akıp gidiyordu mutluluk
içinde.Nihayet liseyi de bitirmek üzereydik.karne dönemi gelmişti.Karnelerimizi
aldık hiç kırığımız yoktu.Sevinçle sarıldık birbirimize elimi tuttu.bunu
kutlamak için bir cafeye gidip cola içerek kutlayacaktık.Okulun az ilerisinden
geçen bir çakıl yol vardı.Her zaman toz duman içinde olurdu.çakıllarla
kaplıydı.O yolun benim ve ölürcesine sevdiğim insanın ayrılmasında bu kadar rol
oynayacağını bilsem hiç girer miydik o yola.Neler vermezdim o yolu yürümemek
için. Eli yine elimdeydi,ansızın elini çekti,terlemişti yine eli.Sanırım dört
adım atmıştım.Dönüp yine azarlayacaktım.Çünkü hem elimi bırakmış,hem de geride
kalmıştı.Dönüp baktığımda Dünya başıma yıkıldı.Sanki gök kubbenin altında
kaldım.yerdeydi ve yüzünden kan fışkırıyordu.ne yapacağımı bilemedim üzerine
kapandım yüzüne yapışmış saçlarını kaldırdığımda hayatımı bitiren o görüntüyle
karşılaştım.Başı kesilmiş bir tavuk gibi çırpınıyordu.Suratına bir taş parçası
bıçak gibi saplanmıştı ve bakmaya doyamadığım mavi gözlerinden biri
akmıştı.Suratının yarısı yoktu.Hırlıyordu bana bir şeyler demek istiyor kanla
kaplı diğer gözünü temizleyerek bana bir şeyler demeye çalışıyordu.Yoldan geçen
bir kamyonun tekerinin altından fırlayan bir taş suratına saplanmıştı.Ölürcesine
bir aşkı,geleceğimizi kibrit büyüklüğünde bir taş parçasının bitireceğini
bilemezdim.Donuk donuk hiç konuşamadan yüzüne bakmaktan başka bir şey
yapamıyordum. Ellerini tuttum kaldırdım başını göğsüme dayadı ve elimi sıkı sıkı
tuttu.Akan kan ellerimize damlıyordu.Yoldan geçen bir araba durmuş bizi
seyrediyordu,hastaneye yetiştirelim dediğimde kanlı olduğu için almadı ve kaçtı
gitti.Kimse arabaya almıyordu.çevreme bakıp yardım eden demekten,ona dönüp seni
seviyorum,beni bırakma,dayan demekten başka bir şey yapamıyordum.İki dakikalık
bir çırpınıştan sonra kucağımda öldü.Cennet olan Dünya 5 dakikada cehenneme
döndü.Tam dokuz yıl oldu onu yitireli.Kendime olan güvenimi yitirdim.Artık
kimseyi sevemem,kimsede beni sevemez korkusundan kurtaramıyorum kendimi.Bitkisel
hayatta gibiyim.Tek elimde kalan bu net.bu net aracılığıyla sizinle paylaşmak
istedim.Yitiren,ya da ben yitirenle paylaşmak isteyen herkese elleri terlese
bile ellerimi bırakmamaları şartıyla elimi uzattım.Dost,kardeş,arkadaş ne
olursanız olun ama elimi bırakmayın.Size sesleniyorum, elimi bırakmayın
lütfen... Tanınmış gezgin Thomas Cook, bir araştırma gezisi sırasında Atlas
Okyanusu'nun ıssız bir yerinde, çığlıklar atan milyonlarca kuşun havada daireler
çizerek uçtuğunu gördü. Kulakları sağır edecek denli yüksek sesle çığlıklar atan
kuşların kimileri yoruldukça, kendilerini okyanusun dev dalgaları arasına
atıyorlardı. Onlar bu son hareketleriyle yaşamlarına son veriyorlar, kendilerini
okyanusun dalgalarına bırakırken, çaresizlikten ölüme teslim oluyorlardı.
Bu olaya yalnızca Thomas Cook değil, o bölgede ki balıkçılarda yıllardır tanık
olmuşlardı. Kuş bilimcileri ise, yaptıkları araştırmalarda göçmen kuşların
farklı yönlerden gelerek okyanusta bu noktada birleştiklerini keşfediyorlar,
fakat onların, birbirleri peşisıra kendilerini ölümün kucağına atmalarının
nedenini bir türlü çözemiyorlardı.
Gerçek, geçtiğimiz yüzyılın ortalarında anlaşıldı. Bu trajik olayın yaşandığı
yerde bir zamanlar bir ada vardı. Göçmen kuşların göç yolu üzerinde bulunan bu
ada, bir deprem sonunda, okyanusa gömülmüştü. İnsanların, yok olduğunun bile
ayırdına varamadıkları ada, göç yollarının ortasında kuşlar için vazgeçilmez
"dinlenme" durağıydı. Kuşlar binlerce yıllık kalıtımsal alışkanlıklarıyla adanın
yerini bilmekteydiler ve yıpratıcı, uzun yolculuklarının ortasında, biraz
dinlenebilmek ve toparlanabilmek için, yine binlerce yıllık kalıtımsal
güdüleriyle, okyanusun ortasındakiadaya geliyorlardı ama... Olması gereken yerde
adayı bulamayınca, yorgunluktan bitkin bedenlerini çığlık çığlığa okyanusun
sularına bırakmak zorunda kalıyorlardı.
Söz kendini toparlamaktan açılmışken soralım. Sizin hiç "kendinizi
toparlayacağınız" bir adanız oldumu? Yaşamın uzun "göç yolları"nda acaba,
sizinde bir yudum taze soluk alabileceğiniz, yolunuzun kalan bölümüne dinç
olarak devam etmenizi sağlayabileceğiniz bir adaya sahip olabildiniz mi? Birgün
yerinde bulamadığınızda ise, ona illede ulaşmak ve sığınmak için başınız
dönercesine, dengeniz bozulurcasına çırpınıp kanat çırptığınız bir ada
yaratabildiniz mi yaşamınızda kendinize?
Herşeyi sınırsızca paylaşabildiğiniz bir dost, yola birlikte çıkacak denli güven
duyduğunuz bir arkadaş, size her zaman huzur verecek bir eş, ulaşmak için
yıllardır uğraş verdiğiniz bir amaç edinebildiniz mi? Şöyle daha bir iyi bakın
çevrenize... Size gelen, size sığınan...Sizin gittiğiniz, sizin
sığındığınız...Sizin bulduğunuz dostlarınızı bir düşünüverin. Sonra da bir
gerçeği görüverin gözlerinizle:
Sizin durup , soluklandığınız ve kendinizi toparlayabildiğiniz kaç adanız var
çevrenizde ve...
Durup, sığınmak ve kendilerini toparlayabilmek gereksinimi duyan kaç dostunuz
için siz bir adasınız?Geçenlerde 15 yıllık muhitim Ortaköy'de, Mecidiye
Camii’nin kıyısında Emirgân’ın şöhretiyle yarışan çay bahçelerinin önünden
geçtim. Gezinirken Sözde entelleküel birikimlilerle dolu kişilerin oturduğu,
Topkapı Sarayı Kız Kulesi manzaralı, bir masaya çağrıldım. Açıklanamayan uçan
cisimlerden konuşuyorlardı yine. Sohbet beni hiç sarmadı. Tam kalkıyordum ki bir
sesle irkildim.
Ahmet Hikmet’in üzümcüsünün sesi gibiydi ses. Allah'ım o ne güzel Türkçe! Ne bir
siyaside yarısını gördüm bu titizliğin, ne camilerde bir hatipte, ne de
tiyatrovari şiir okuyan yeni yetmelerde... Baktım 60 yaşlarında yoksulluğun
yıpratmak için uğraştığı, fakat pek de bir şey koparamadığı çehresiyle bir adam,
yoksul fakat erdemli yüzüyle kartpostal satıyor. Asker kantinlerinde bile tek
tük kalmış kartlar bunlar. Hani vardır ya bir asker bir de çok hoş bir kız, bir
bankın üzerine oturmuşlar; altında da “sevgili nişanlım vatan hizmetim biter
bitmez yanındayım" tarzında yazılar olan... Bayraklı, Atatürk heykelli... İşte
öyle kartlar.
Tam adama para yerine alaylı bir nasihat vermeye hazırlandım “Amca bir yanlışlık
olmalı buralarda Harry Potter, Örümcek adam, Jurassic Park filan satılır.
diyecektim.
Sesi tekrar yükselince niyet ettiğim girişimden dolayı utandım. Sattığı maldan o
kadar emin bir büyük tüccarın edası, kendine güvenin granitten heykeli gizliydi
seste. Sahibine mıknatıs gibi çekti beni. Masadaki sohbet tam da orta yaşlı bir
bayanın okyanusu transatlantikle geçerken lombozdan gördüğü ufoyu anlatmasına
gelmişti. Bunu hep anlatırdı. Ben duyduğum o büyülü sese kapıldım:
-Türk bayrağı resimleri getirdim almak istemez miydiniz?
-Türk askerinin resimleri var bir bakmaz mısınız?
-Sevgili Türk çocukları! Bakın arkadaşlarınıza gönderirsiniz. Uludağ manzarası.
Hem de Bursa Kültür parkın resmi var! Bakın dört tane resim var üzerinde, dördü
de güzel!
Hemen gittim en albenisiz gelenlerinden bir on tane aldım, daha gösterişlilerini
başkalarına satsın diye. Maksadım bey amcayla konuşmak. Ben konuşup lafa
tutarken yevmiyesinden olmasın diye. Sonra masaya getirdim biraz da
sürükleyerek.
-Bey amca sen bu Türkçe eğitimini nerde aldın? Diye sordum.
-Ben Türkçe öğretmeniyim.
Nerelisin amca?
-Türk aleminin, Bulgaristan eyaletinin Razgrad şehrinden. Bana Razgradlı Şükrü
derler .
Kırçıl kaşları, seyrelmiş saçlarıyla iyice yaklaştı yanımıza. ısrar edip Bir çay
ısmarlayabildim. Masadaki ufo sohbeti de katloldu tabii. Herkes bana ve
Razgradlı Şükrü'ye kötü kötü baktı masada. Bana bir işportacıyla muhatap olduğum
için, Razgradlı Şükrü’ye de (türkilizce tabirle) masanın karizmasını çizdirdiği
için.
Razgradlı Şükrü yüksek sesle konuşuyor fakat sesi bütün iyi öğretmenlerimizin en
arka sıralara ulaştırmaya çalıştığı mübarek seslerinden daha mübarek, daha
vokalli daha canlı. Çay bahçesinin bütün masaları dinliyor, dinlemek zorunda
kalıyor o mübarek sesi. Razgradlı Şükrü tam da kendi çok sevdiği mallarını bol
bol alan kendisi gibi bir müşteri bulduğuna seviniyor. Ben de bir on tane daha
satın alıyorum kartpostallardan. Türkçe'yi bu kadar güzel konuşan bu coşkun
kişiyi tanımaya çalışıyorum.
-Razgradlı Şükrü bu kartpostalları alanlar var mı?
-Kıymetini bilenler alıyorlar be yav!
-Sen öğretmenim demiştin burada mı orda mı?
-Yok be! Hapse tıktılar Türkçe öğrediyom diye... 15 yıl Bulgaristan'da
öğretmenlik yaptım. Sonra da bir o kadar da burda. İki tarafta da yarım yani!
-Yaş haddinden emekli olsaydın Türkiye'de...
-Bir yılın daha var dediler. Milli eğitimden sordum.
-Gel senin yaşını büyültelim tek celsede. Emekli ol!
Razgradlı Şükrü bana selam verdiğine pişman olmuş gibi baktı. Kaşlarını çattı.
Kartpostalları kafama atmasına ramak kaldı. Ben de hakikaten korktum. Masum bir
insana hakaret etmiş kadar pişman oldum.
-Sen ne diyosun be yav! Devletim bana bekle diyorsa beklerim bir sene!
-Fakat sen zaten toplam otuz yıl yapmışsın vazife.
-Olsun o başka bu başka!
-Peki çoluk çocuk nerde? Bulgaristan'da mı burda mı?
-A be zindanda yattım, çileler çektim. Kim evlenir benimle? Nasıl evleneyim.
Evlenmeye fırsatım olmadı benim.
-Peki nerde kalıyorsun?
-Gültepe'de bir otelde...
-Kazancını ne yapıyorsun?
-Para biriktirebilirsem Rodoplar’a giderim. Pomaklar çok iyi Müslüman insanlar.
Onlara Türkçe öğredirim. Hepsi meraklı Türkçe öğrenmeye... Yolumu gözlerler
benim. Çat pat da öğrenmişler Türk radyolarını dinleye dinleye. Yazmayı da
öğretiyorum. Bu kartpostallar da çok kıymetli orda.
-Bundan sonra evlenirsin, pomak kızları güzel olur.
Yüzünde o çok evlenmek isteyip de bir türlü evlenememiş insanların hasreti yandı
söndü. Bizans tarihlerinde fiziki özellikleri hayranlıkla anlatılan ışık düşmüş
saman sarısı gibi ak pak saçlı, ince ve uzun vücutlu Kuman Türkleri’ni andıran
Pomak kızları, canlandı gözümde.
-Bizden geçti artık.
- Kısmet diyeceksin.
- Doğru kısmet! Balkanlarda aşk kutsaldır. Bir aşk başladığında cümle alem
onların mutluluğuna katkıda bulunmak için yarışır.
- Peki sana şimdilik bir işyerinin misafirhanesinde yatacak bir yer bulalım.
Sahibi de memnun olur. Ben sana böyle bir yer ayarlarım. İstediğin kadar
kalırsın! Sen yine kartpostal sat, ama yattığın yere para verme.
- Olmaz be! Ne tadı kalır ki o zaman? Çalışıyorum ben! Hem de geziyorum yurdumu!
Ne tadı kalır o zaman!
Ben de kızıyorum bu sırada...
-Be Razgradlı Şükrü, emekli yapalım derim olmazsın. Yatacak yer bulurum. Ne tadı
var bedelini ödemeden barınmanın dersin. Bütün bunlar olsa da sen Rodoplar'da
daha çok öğretsen Türkçe'yi...
-Olmaz be yav! Ben zaten öğretiyorum. Kimin var böyle mesleği? Nerde var böyle
iş? Bak hem geziyorum, hem para kazanıyorum. Hürriyetim var elimde ya! Sen de
git Rodoplara! Yazık o insanlara sen de Türkçe öğret!
O mırıldanır gibi bana eğilip konuşurken göçmen şivesiyle be yav diyor fakat
yüksek sesle konuştuğu zaman Muharrem Ergin’den diksiyon, Osman Sertkaya’dan
dil, Mehmet Çavuşoğlu’ndan şiir dersi almış bahtiyar talebeler kadar pürüzsüz
İstanbul aksanıyla, Ankara radyosu titizliğiyle konuşuyor..
Razgratlı Şükrü kalkacak oluyor. Biraz daha kartpostal almak istiyorum fakat
cebimde para az. Mehmet Akif'in “Seyfi Baba” ‘sı aklıma geliyor.
"Ya hamiyetim olmasaydı, ya param olsaydı!
“Dur” diyorum “otur, bana adresini telefonunu ver” Adres Gültepe'de bir otel.
Telefonunu vermiyor. “Odada telefon yok mu” diyorum. “Var ama ben elimi sürmem.”
“Niye” diyorum. Türkçe ile ilgili konuşmalar yapmış Bulgaristan'da, dinlenmiş
telefonu, yıllarca zindanda yatmış. “Burası Türkiye burda öyle şeyler olmaz”
diyorum ama o bir daha elini telefona sürmemeye yeminli olduğunu söylüyor. O
konuda takıntı oluşmuş, anlıyorum. Sonra cebinden kurşun kalemle kendi yaptığı
Türk Dünyası haritasını çıkarıyor. Rodoplar, Üsküp, Kafkasya, hepsi var.
- Bak burada söylüyorum ben Razgradlı Şükrü... Bir gün Türk Dünyası büyük
kurultayı Bulgaristan'da yapılacak. Bulgarlar öğrenecek Türkleri ve onlar da
Türk olduklarını hatırlayacaklar!
1989’dan sonra Bulgar bilginlerinin bu konudaki çalışmalarından örnekler
veriyor. Şiirler söylüyoruz karşılıklı... Hiç kimse dinlemiyormuş gibi özgür,
bütün memleket dinliyormuş gibi özenli. Bir ara coşkunlukla boş bulunuyorum:
- Ben Türkçe'nin aşığı Yunus Emre'dir sanıyordum, yalnızca... Sen çağımızın
Yunus Emre'sisin!
- A be zaten ben Razgrad'ın Yunus Abdal köyündenim. diyor.
Ne söylesek uyuyor. Neredeye akraba çıkacağız.
Razgratlı Şükrü kalkıyor masadan, ben de birlikte kalkıyorum. Cebimdeki bütün
parayı usülünce veriyorum fakat biliyorum ki bu para onun birkaç günlük
masrafını karşılamaz. Koluna giriyorum ufocuların şaşkın ve aşağılayan bakışları
altında diğer çay bahçelerine doğru yürüyorum. Bir yandan da tanıdık bir göz
arıyorum. Hemen alıp da cebine sokuşturayım diye. Razgradlı Şükrü Mişon
kalfa’nın iskelenin karşısında 150 yıl önce Mecideye camii yapılırken çaldığı
malzemeyle diktiği rivayet edilen, yıkılmaya yüz tutmuş heybetli binanın kara
gölgesine karışıp gidiyor.
Mişon Kalfa’nın Amerika’daki torunlarının gözden çıkardığı sahipsiz kalmış bu
mülk, hakkındaki söylentileri bilip de bakınca bana on beş yıldır bembeyaz
güzelim caminin kara lekeli ikinci gölgesi gibi gelirdi.
Kondakçı Metin de ortalarda yok. Onunla bir keresinde benzer durumdaki birine
birlikte yardım etmiştik. Mehmet Aslantuğ da evlendikten sonra seyrek gelir
oldu.
***
Razgratlı Şükrü tıpkı Balkan güneşi altında yalım yalım yanarak Varna
açıklarından geçip, İstanbul’a doğru kuğu gibi süzülen, dokunsa Nazım Hikmet’in
elini yakacak bir vapur gibi endişesiz ve asude gidiyor. Ortaköy; Forsa Koca
Memiş’in tutsaklık adası gibi yabancı seslerle örülmüş geliyor bana. Refik
Halit’in eskicisinin minicik Hasan’ı, Filistin çöllerinde ardında bırakıp
gittiği gibi gür sesini ve erdemlerini toplamış, kendisine ve Türkçe’sine hayran
bıraktırarak, boğazıma ıpıl ıpıl kaynağı belirsiz sızıları, diken gibi çakıp
gidiyor.
***
Gurbette insana para ile sağlık gerek. İkisi de zayıf Şükrü de. Keşke çok parası
olsa... Rodopların demir gibi gürbüz havasında bol bol gezse, daha çok Türkçe
öğretse mübarek Pomaklar’a, Türkçe’ye hasret insanlara, daha çok şiir okusa
böyle gezerken... Bunun için parası olsa ne güzel olurdu! Hem de Türkiye'de para
ile sattığı kartpostalları Pomaklara bedava götürüp dağıtırmış. Birkaç balya
fazla götürse... Hastalanırsa ilaç alsa... Uzun yaşasa... Allah benim ömrümden
alıp onun ömrüne katsa! Şu bir yılı ölmeden geçirse! Türkiye'den emekli olsa!
Belki evlenir uygun bir hanımla...
Her gün yüz kişiyle selamlaştığımız Ortaköy'de şöyle birkaç kuruş borç alacak,
böyle anlarda bankamatik kesilen yüce gönüllü dostlar yok! Ömer Çalışkan, Apaçi
Çetin, Son yıllarda kasket çiğnemeye başlayan kebapçı Aliihsan yok!
***
Bendeki bu telaş niye? Ömrümde ne gezginciler gördüm ben! Şebinkarahisar'a,
Çemişkesek'e camii yaptırmak isteyen, makbuzlarla gezen ak sakallı adamlara ne
paralar verdim! Mostar köprüsünde bir taş misali benim de olsun isterdim uzak
diyarlarda bir tuğla, bir taş, bir sütunluk hatıram. Ortaköy iskelesinde sızıp
kalmış Can Yücel'i, kayıkcıyı evinden uyandırıp karşıya Kuzguncuğ’a gönderdim
kaç sefer. Gurbete gelip de iş bulamamış vahşi kapitalizm kurbanlarının elinden
tuttum. Ne deliler gördüm ben her türden. İslamcı deliler, Sosyalist deliler,
sarhoşlar. Türkçe'nin delisini hiç görmemiştim.
İşte Türkçe'nin delisi böyle oluyormuş meğer! Öyle olunmaz böyle olunurmuş!
1997’lere ait bu hatıra, gündelik olaylardan herhangi biri gibi kimseye
anlatılmadan yüreğimde saklanmış. Durdum durdum da bir yerde rastladığım
Kırşehir Belediye Başkanı Metin'e anlattım yıllar sonra bu anıyı. dağ gibi
Metin, bu minicik hatıranın bir yerinde sarsıldı “benim aslım Razgrad'ın Yunus
Abdal köyünden” diye... Ben de şimdi ağlıyorum. İnternet kahvesinde
çevremdekilere aldırmadan ve hiç utanmadan, bir ilkokul çocuğu gibi iplik iplik
ağlıyorum. Neye gelmiştim ve bu satırları niye yazdım. Kimim ben neyin ve ne
yaptım Türkçe için. Kendi kendime diyorum ki Türkçe'nin delisi öyle olmaz işte
böyle olunur.
***
Eğer sizler güzel, pürüzsüz, eğitimli sesiyle sokaklarda kimilerimiz için çoktan
modası geçmiş bayraklı, askerli, nişanlılı resimlerle dolu kartpostallar satan
birini görürseniz, ondan hiç olmazsa cebinizdeki bozukluklara acımayıp bir
kartpostal mutlaka alın. Çünkü o olsa olsa bizim Razgradlı Şükrü'dür.
Rodoplardaki fütühatı için ona kumanya lazımdır. Bana göründüğü gibi, size de
mutlaka uğrayacaktır. Cebindeki kurşun kalemle kendi çizdiği haritalarıyla
birlikte Türkçe'nin delisi nasıl olunur gösterecektir. Size!
Ya da yalancı gündelik işler beni bağlamasa, Razgrad'da, Rodoplar'da Gültepe'de
Şükrü'yü şıp diye bulurdum. Onun o kartpostallarda bulduğu yüce anlamları ben de
bakıp bakıp bulmaya çalışıp, mübarek yükünü taşıyarak, gezdiği mavi zirveli
Rodop dağlarının gelin duvağı gibi bulutları altında, kudurmuş yeşillikler
arasında unutulmuş köylerin un serpilmiş gibi tozlu yollarına karışırdımRivayet
olunur ki, kuşların hükümdarı olan Simurg Anka, Bilgi Ağacı'nın dallarında yaşar
ve her şeyi bilirmiş...
Kuşlar Simurg'a inanır ve onun kendilerini kurtaracağını düşünürmüş. Kuşlar
dünyasında her şey ters gittikçe onlar da Simurg'u bekler dururlarmış. Ne var
ki, Simurg ortada görünmedikçe kuşkulanır olmuşlar ve sonunda umudu kesmişler.
Derken bir gün uzak bir ülkede bir kuş sürüsü Simurg'un kanadından bir tüy
bulmuş. Simurg'un var olduğunu anlayan dünyadaki tüm kuşlar toplanmışlar ve hep
birlikte Simurg'un huzuruna gidip yardım istemeye karar vermişler.
Ancak Simurg'un yuvası, etekleri bulutların üzerinde olan Kaf Dağı'nın
tepesindeymiş. Oraya varmak için yedi dipsiz vadiyi aşmak gerekirmiş. Kuşlar,
hep birlikte göğe doğru uçmaya başlamışlar. Yorulanlar ve düşenler olmuş.
Önce Bülbül geri dönmüş, güle olan aşkını hatırlayıp;
papağan o güzelim tüylerini bahane etmiş(oysa tüyleri yüzünden kafese
kapatılırmış);
Kartal; yükseklerdeki krallığını bırakamamış;
baykuş yıkıntılarını özlemiş,
balıkçıl kuşu bataklığını.
Yedi vadi üzerinden uçtukça sayıları gittikçe azalmış.
Ve nihayet beş vadiden geçtikten sonra gelen Altıncı Vadi "şaşkınlık" ve
sonuncusu Yedinci Vadi "yokoluş"ta bütün kuşlar umutlarını yitirmiş... Kaf
Dağı'na vardıklarında geriye otuz kuş kalmış.
Simurg'un yuvasını bulunca ögrenmişler ki;
"SİMURG ANKA - Otuz Kuş" demekmiş.
Onların hepsi Simurg'muş. Her biri de Simurg'muş.
Simurg Anka'yı beklemekten vazgeçerek, şaşkınlık ve yokoluşu da yaşadıktan sonra
bile uçmayı sürdürerek, kendi küllerimiz üzerinden yeniden doğabilmek için
kendimizi yakmadıkça, her birimiz birer Simurg olmayı göze almadıkça
bataklığımızda, tüneklerimizde ve kafeslerimizde yaşamaktan
kurtulamayacağız.Uzun zaman önce dünya yaratılmadan , insanlar dünyaya ayak
basmadan önce iyi ve kötü huylar ne yapacaklarını bilmez vaziyette
dolanıyorlarmış . Bir gün toplanmışlar ve her zamankinden daha fazla canları
sıkkın oturuyorken SAFLIK ortaya bir fikir atmış "Neden saklambaç oynamıyoruz ?"
ve hepsi bu fikri beğenmiş , hemen çılgın ÇILGINLIK bağırmış "Ben ebe olmak
istiyorum !" ve başka hiç kimse ÇILGINLIK'ı arayacak kadar çıldırmadığı için
ÇILGINLIK bir ağaca yaslanmış ve saymaya başlamış . 1,2,3,...
ÇILGINLIK saydıkça , İYİ HUYLAR'la KÖTÜ HUYLAR saklanacak yer aramışlar . ŞEFKAT
Ay'ın boynuzuna asılmış , İHANET çöp yığınının içine girmiş , SEVGİ bulutların
arasına kıvrılmış , YALAN bir taşın altına saklanacağını söylemiş ama gölün
dibine saklanmış . TUTKU Dünya'nın merkezine gitmiş , PARA HIRSI bir çuvalın
içine girerken çuvalı yırtmış ve ÇILGINLIK saymaya devam etmiş , 79, 80, 81, 82,
83...
AŞK dışında bütün İYİ ve KÖTÜ HUYLAR o ana kadar zaten saklanmış , AŞK kararsız
olduğu gibi nereye saklanacağını da bilmiyormuş ... Bu bizi şaşırtmamalı , çünkü
hepimiz aşkı saklamanın ne kadar zor olduğunu biliriz . ÇILGINLIK 95, 96, 97...
ye gelmiş ve 100'e vardığı anda AŞK sıçrayıp güllerin arasına girmiş ve
saklanmış . Ve ÇILGINLIK bağırmış "Önüm , arkam , sağım , solum sobe ,
geliyorum" .
Arkasına döndüğünde ilk önce TEMBELLİK'i görmüş , o ayaktaymış çünkü saklanacak
enerjisi yokmuş . Sonra ŞEFKAT'i Ay'ın boynuzunda görmüş , ve İHANET'i çöplerin
arasında , SEVGİ'yi bulutların arasında , YALAN'ı gölün dibinde ve TUTKU'yu
Dünya'nın merkezinde ... Hepsini birer birer bulmuş sadece biri hariç !
ÇILGINLIK umutsuzluğa kapılmış , en son saklı kişiyi bulamamış , derken HASET
ÇILGINLIK'ın kulağına fısıldamış :
"AŞK'ı bulamıyorsun çünkü o güllerin arasında saklanıyor "
ÇILGINLIK çatal şeklinde tahta bir sopa almış ve güllerin arasına çılgınca
saplamış , saplamış , saplamış ... Ta ki yürek burkan bir haykırma onu durdurana
kadar ... Ve haykırıştan sonra , AŞK elleriyle yüzünü kapayarak ortaya çıkmış .
Parmaklarının arasından sicim gibi kan akıyormuş , gözlerinden . ÇILGINLIK ,
AŞK'ı bulmak için , heyecandan AŞK'ın gözlerini çatal sopa ile kör etmiş ... "Ne
yaptım ben ? Ne yaptım ben ?" diye bağırmış "Seni kör ettim , nasıl onarabilirim
?" AŞK cevap vermiş ; "Gözlerimi geri veremezsin ama benim için birşey yapmak
istersen benim kılavuzum olabilirsin !"Yıl 1984...16 aralık;günlerden pazar.ilk
gün ışıklarıyla birlikte Tuzla
Piyade Okulu’nun nizamiyesinden içeri girerken yen,yepyeni bir yaşam
kesitinin kokusunu duyar gibiyiz.herkesin üzerinde bir suskunluk,bir
ürkeklik;herkesin kafasında bir soru : yarın neler olacak?
Hepimizi bir alanda topluyorlar sonra.sıra sıra diziliyoruz.kimisi
saçlarını bir numara kestirmiş,kimi de olduğu gibi:saçlı,sakallı ve
bıyıklı.oldukça ilginç bir görüntü.
Sonra seçmeler başlıyor.1.bölük,2.bölük.....sekize kadar sürüyor.sayılıyor
ve ayrılıyoruz.sayılıyoruz ve kopuyoruz.
Giyinmeye götürülüyoruz ardından bir telaş,bir acemilik sürüp
gidiyor.giyinmenin bu kadar zor olabileceğini ilk defa düşünüyor ve
görüyoruz belki de.ne kadar çok düğme var bu elbiselerde Allah’ım,bu
botlarda ne uzun ipler var.yaşamın bu bilmem kaçıncı değişiminde giyinme
değişimini de mi görecektik.
Ve Tuzla’daki ilk gecemiz bir çok “ilk”lerden çok daha farklı geçiyor.en
çok sevgi,en çok hasret,en çok düş o geceye özgü sanki.
Geceler o kadar hızlı geçiyor ki hayret.sabah uyanıp yatağını bozuk para
zıplayacak şekilde toplayıp,düzeltip dolabına giyinmeye koşan herkesin
dilinde aynı esprili söz : akşam olsa da yatsak.
Günler uzun..upuzun.rüzgar,yağmur,soğuk ve kar.soba ,oda,ev offf.ve sıcacık
bir çay...ooofff....of.
İstirahatlar bir sigara içimi.bir derin nefes ve Fatoş...bir derin nefes
daha..Neriman.ve hüzün ve duman;yükselen...yükseldikçe kaybolan... Neriman
gibi.
Ne olurdu ha..ne olurdu iki satır yazsan.
Bir düdük sesi.izmariti parçalamak gerekiyor.temiz olmalı her yer.elimde
parça parça bölüyorum filtresini sigaranın.sonra ayağımın altında
eziyorum,düşlerimle birlikte.
İlk yirmi gün içinde,bol bol selam veriyoruz.ismimizi tekrarlayıp
duruyoruz.marş söylüyor ve yürümeyi öğreniyoruz ikinci kez.sürünüyoruz ha
babam,alçak sürünme ,yüksek sürünme.savaş filan çıkmasa da yaşantımızda
gerekebilir.
“bir ilkbahar sabahı”şarkısı yok daha o günlerde.bir ilkbahar sabahı da yok
zaten.bir kış sabahı var.105 kış sabahı var.kar,yağmur ve soğuk var.ve
hepsine inat biz bağırıyoruz :
“şimdi bir büyük kışla içinde askerim
en güzel gönül tahtında kurulu yerim
burada mertçe si öğretilir ölmenin
erkekçe si dövüşmenin
silahıyla gerdek olup sevişmenin
adına askerlik denir
vatan borcudur ödenir “
ve ödüyoruz.yaşamanın mertçe sini ne zaman öğreneceğimizi bilmeden
ödüyoruz.karıyla,yağmuruyla,soğuğuyla...hüznü ve coşkusuyla.en güzel
dostlukları,paylaşımları,yardımlaşmaları yaratıp bin üç yüz kişi..üç yüz
bin üç yüz kişi...üç milyon üç yüz kişi “askerlik” yapıyoruz.
aradan üç uzun hafta geçiyor.bir cuma günü törenle ant içiyoruz.o gün aynı
zamanda hep imrendiğimiz; subay kıyafetlerine benzeyen harici
elbiselerimizi giydiğimiz ilk gün oluyor.sanki daha çocuğuz ve babamızın
almış olduğu bayramlıklarımızı giymişiz.
Evlerimize dağılıyoruz öğleden sonra.herkeste büyük bir sevinç ve büyük bir
hava.sanki sokakta herkes bize bakıyor.adım atışımız bile değişmiş
sanki.daha güçlü ve daha sert basıyoruz yere.adımlarımızı hep önümüzdekinin
adımlarına uydurmaya çalışıyoruz.
Gözlerimiz fıldır...fıldır.biz mi değiştik yoksa dışarısı mı?Dışarıda
insanlar var mıydı üç hafta önce.
Yollar,trenler,otobüsler,taksiler.işten dönenler,koşuşturanlar.
İşte iki sevgili el ele yürüyor.başörtülü bir kadın,iki adım önünde yürüyen
adam da herhalde kocası.ama adımları ritmik ve uyumlu değil.
Vay be!Bu ne kalabalık böyle.nereye gidiyor?Nereden dönüyor bu
insanlar.sonra güzel kızlar... Üç haftadır nerelerdeydiniz?Biz neredeydik?
Ve ben neredeydim?
6338 yaka numaralı tuzla piyade okulu 2.yedek subay taburu,6.Yedek Subay
Bölüğü’nde yedek subay öğrencisi olan ben Dursun Yüksek.
Yaşadığımız şu dünyada ayda yılda bir tanıştığımız mutlu günler
gibi,nadiren gelen mektupların içinden kağıt yarine bir dost çıkacağını
sanan zavallı ben.
Ne kadar acıdır ki,dostların birer.. Birer yitişi askerliğin başlangıcıyla
aynı günlere rastlıyor.önce mektuplar yerini kartlara bırakıyor;sonra onlar
da kesiliyor.eskiden olduğu gibi ben de üstünde durmuyorum çok.insan her
şeye alışıyor.yani askerlik yaparken sadece askerlik öğrenmemiş
oluyoruz.bunlar da askerliğin parantez ve tırnak içleri olsun ne yapalım.
Pembe düşler,pembe hayaller,öğrencilikte kalıp,bitiyor besbelli.yüreğimize
ve usumuza vurup duran dost elleri ve gökyüzünden lapa.. Lapa düşen beyaz
gerçek var şimdi.
Sayılı günler çabuk geçiyor.kura çekimi ve İstanbul Çekme köy kışlasına
geliş,ve geçen aylar.bu güne geldik işte.
6 şubat 1986 Ömerli Kışlası.
Geçen günler benden çok şey aldığı gibi çok şey de verdi.19 gün sonra
askerlik bitecek ve yeniden sivil yaşantıma döneceğim.
Her zaman olduğu gibi geçmiş kısa bir rüya,gelecek kocaman bir gerçek
olacak.
Aradan uzun bir zaman geçmiş ne kadar geçtiği meçhul…Benmi duyuyorum yoksa
birisimi haber veriyor yada sen mi çağırıyorsun onuda hatırlamıyorum, ve
biliyorumki zor durumlarında, aklın neye hizmet ederse kendine bırakırsın
zorları ve kimseyle paylaşmassın . İhtimal ben duyup geliyorum sana , duyduğumda
şeyde ne ! ; senin zor bir durumda çaresiz olduğun gibi sanki öyle bir şey …
Aradan belki on belki beşyıl geçmiş daha fazla değil .. ben vefasızım ya
aramıyorum sende hiç aramamışsın. Çocuklar gibi önce o arasın ,o niye aramıyor
teraneleri...
Yani o uzun süre zarfında hiç görüşmemişiz. Ve ben yolları çok iyi bilir gibi
geliyorum ,Aklımda geçmişin izleri; capcanlı görüntün ,bulaşıcı gülüşün , Benim
asılmalarıma tatlısert sınırların ….benden kaçışların sanki hissetmiyorum.bal
gibi anlıyorum...hele beni odada yalnızken istemediğin zamanlar bile aklımda
...Ve ben seni her zaman hatırladım mutlu bir gülümsemeyle.Mutlu olmanı diledim
hep. Her şeye rağmen…... sona yaklaşan beraberliğimizin son görüşmelerin birinde
hiç olmassa kardeşliğimi sundum sana , en çaresiz en zor hissettiğin gününde
kanımla canımla yanında olmak için…. Ve gideceğin gün bilerek bulunmamıştım
dairede. Hep diyoruz ya geçerli sebeplerim var diye…onun gibi işte...
Bir bahçenin içerisine giriyorum ,yerde taş karoların kenarlarını otlar sarmış
,Bahçenin bir zamanlar çok güzel bir bahçe olduğu belli ancak şimdi bakımsız bir
orman gibi…Önümde 2 katlı bir ev sanki ahşap gibi yada öyle gösterilmeye
çalışılmış.Bu yoldan geçiyorum ama hiçbir şeye takılmıyorum sanki yüzüyormuyum
yolda uçuyormuyum.öyle süzülerek gidiyorum işte.Evin önünde bir kalabalık var
hepside bayan . Enteresan bişey hepsinin kıyafetlerinin aynı olduğunu
hatırlıyorum .Bana boş bakıyorlar bakışlarından yorum uydurmaya çalışıyorum iyi
bir şey gelmiyor aklıma yalnızca düz ve boş bir bakışlar. Aynı şekilde ikinci
kata çıkan merdivenin her bir basamağına dizilmişler.Bende senin kaldığın odayı
sanki biliyormuşum doğruca basamaklardan yukarı çıkıyorum.Boş bakışlı bayanlar
eski uzun kapılar var ya öyle bir kapının yanına dizili vaziyetteler. Ne varsa o
kapının arkasında var….Erkeklerin kalbi dukkan derdiniz. Ben ne dukkanı dükkan
olarak düzeltebildim nede benim kalbim dukkan .. ben yalnızca aradım… Gerçek
yada bulduğumu sandığım serapların peşinden gittim ..Bazende bulduğumu
hissettiğim anda kendim serap oldum elleri kolları bağlı ifadelerinin sonunu
getiremeyen….
Kapıdan giriyorum beyaz yatağın içinde sarı bir gecelikle ordasın, biraz
zayıflamışsın, solgunsun , yine güzelsin, yine muhteşem görünüyorsun.
Bakışlarında yine aynı sevecenlik var ama birazda pişmanlık, doğrulmaya
çalışıyorsun yatakta …Geçmiş yılların bütün bedellerini ifade eden şu sözü
söylüyorsun kırık ve kısık bir sesle ;-keşke…… gelmiş geçmiş zamanlar içerisinde
hayatımın yörüngesini şaşırtan sana ; Şimdi ve şimdiden sonraki zamanlarımız
var. Kalk ve silkin üzerindeki ağırlıkları diyorum ve gidiyoruz . Allah Allah
kapıdan çıkmıyoruz ama ne ev var ne yatak .Sende bende yokuz ama varız.Varız. Bu
defa bedensiz varız. Ve Her yerdeyiz. Sürekli öpüşen dalgayla sahil gibi ,
Bulutla rüzgar gibi, Yağmurla toprak gibi , Arıyla çiçek gibi ,İki aşığın
vuslatında karışan nefesleri gibi.Gece insafsızlığını koruyor yine.Sesimi
duyurmuyorum sana baba. Üşüyorum, ağlıyorum…Sensizlik yaramadı bana be bitanem.
Yokluğun çok yoruyor sızlayan yüreğimi. Hayır baba pes etmiyorum. Ama
yediremiyorum niye gittin? Karanlık her yer, ışıklarınıda götürdün hasret dolu
yüreğinle.. Bilmiyorum baba. İstanbul korkutuyor beni, bakıyorum da her yerde
sen varsın.Her trende, her durakta, her vapurda…Umutlarım seninle beraber terk
etti beni. Artık hayallerim yok baba.Onlar seninle..Çok isterdim beni beyaz
gelinliğimle görmeni. Elimden tutmanı gururla sevdalıma vermeni. Kısmet
baba.Biliyorum için rahat, huzurlusun baba çünkü bana çok güveniyordun.Bayram
geldi baba. Ellerini öpemiycem belki ama yüreğin terk etmeyecek ocağımızı
biliyorum baba. Daha 30 gün oldu ellerin ellerimi terk edeli.Denizler ağlıyor,
her gün soruyor bana trenler; Nerde o efsane adam?
Diyemiyorum baba, söyleyemiyorum öldüğünü,bizi terk ettiğini….
Sonbahar bitiyor baba. Bilirsin sevmem karanlığı.Ama ya yüreğim asıl sonbahar
orda..
Gece fısıldadı yüreğime ansızın ‘’ gül artık ‘’ diye.. gülemiyorum baba
sensiz.Yağmur yağıyor, korkuyorum baba.. Şimşek çakıyor ışıklar yüreğime
çarpıyor ağlayamıyorum yine korkuyorum baba.Odana gitmek istemiyorum gecenin bir
vaktinde senin yokluğunu bir kez daha öğrenmek beni çıldırtıyor baba.Sanki
yeryüzüne değil, yüreğime yağıyordu korkusuz damlalar.İçimi acıtıyordu her
damla.Gitmek istedim, yok olmak, dönmemek İstanbul ‘a,ama yine korktum baba.
Çünkü, her gittiğim yere kendimi de götürüyordum.Sessizlik ne zormuş gecenin
karanlığında, umutsuzluğun bağrında….
Yine kar yağacak baba, Hep 8:45 de çalardı kapı. Tanırdım ayak seslerinden her
halini. Üşürdün, acıkırdın.. Özledim be baba. Şimdi acıkmıyor musun? Üşümüyor
musun? Ben üşüyorum baba, hem de çok.Kolların yok üşüdüğümde ısıtan.Seni çok
öpüyorum. Ben hep sana layık olacağım sana söz veriyorum. Şimdi gitmek
zorundayım.Amerika' daki Woods Hole Oşinografi Enstitüsünde bir deney yapılmış .
Bir akvaryumu camla ortadan ikiye bölmüşler . Olmuş iki akvaryum . Peki ya sonra
? Sonra bir tarafa yırtıcı barrakuda balığını koymuşlar , diğer tarafa da
gariban bir " dubar " balığını yerleştir -
mişler . Bu arada hemen belirtelim , barrakuda bizim denizlerimizde pek sık
rastlanan bir cins değil . Daha ziyade okyanuslarda yaşıyor . Bence köpek
balığından daha tehlikeli . Nedenine gelince , insani bir lokmada yutmuyor ,
küçük küçük lokmalar halinde tadına vararak yiyor . Tam bir ' gurme '
anlayacağınız .
Neyse , konuyu dağıtmayalım , dubarı gören barrakuda ağzının suları akarak o
yöne doğru hamle yapmış . Tabii kafayı aynen cama vurmuş . Birkaç denemede daha
bulunan barrakuda kafayı gözü dağıtmış . Ne yaptıysa dubara ulaşıp afiyetle
yiyememiş . Sonunda bakmış ki bu iş olmayacak , ava gittikçe avlanacak ,
bırakmış bu maceranın peşini . Araştırmacılar daha sonra aradaki cam engeli
ortadan kaldırmışlar . Bizim barrakuda engel kalktığı halde gariban dubara hiç
saldırmamış . Bu hadiseden sonra barrakuda sınırlarını öğrenmiş ve haddini
bilmiş .
Aslında kendimizi araştırmada kullanılan bu barrakuda balığına benzetebiliriz .
Bir şeye karar veririz , önce bir iştahımız kabarır ve hemen onu elde etmek
isteriz . İlk denemelerimizde başarısız olabiliriz . Belki daha sonraki
denemelerde de ... Ama bir gün o arzuladığımız şeye ulaşacak gücümüz ve
imkanımız olduğu halde ve belki sözkonusu engeller de ortadan kalktığında ,
sadece umutlarımızı yitirdiğimiz , daha önce hep hayal kırıklığına uğradığımız
için vazgeçeriz .
Ne kötü değil mi ? Küçük bir çocukken bize çok kötü resim yaptığımız , asla
ressam olamayacağımız söylenir belki . Resim yapmayı çok sevdiğimiz halde bu
sevdadan vazgeçiveririz . Ya da şarkı söylemeyi denediğimizde biri sesimizin ne
kadar bet olduğundan söz eder , böyle böyle hep umutlarımızı kırar bazıları ...
Böylece sınırlanır kalırız . Ben resim yapamam , şarkı söyleyemem , basket
atamam , iyi yüzemem , kibar olamam , güzel konuşamam , romantik olamam diye
düşünürüz . Tıpkı o barrakuda gibi oluveririz yani .
Gelin şimdi bunu değiştirelim ! Aradaki camın çoktaaan kalktığı bir çok
durumumuz vardır belki de ... Tekrar denemeden hiç bilebilir miyiz ?Genç kadın,
bebeğin güzelliği karşısında büyülenmiş gibiydi. Kıvırcık sarı saçları, iri mavi
gözleri, kalkık bir burun ve küçük kırmızı dudaklarıyla bir kartpostalı andıran
bebek, kadının şimdiye kadar gördüğü en cana yakın kız çocuğuydu.
Onun ipek yanaklarını daya doya öpmek ve cennet kokusunu içine çekmek için
eğildiğinde :
"Dokunma bana ..." diye bir ses duydu.
"Beni okşamaya hakkın yok senin..."
Kadın korkuyla irkilip etrafına bakındı. Bebekle kendisinden başka içerde kimse
yoktu. Aynı sesi tekrar duyduğunda bebeğe döndü. Aman Allahım!.. Yeni doğmuş
gibi görünmesine rağmen konuşan oydu.
"Bana yaklaşmanı istemiyorum" diye devam etti. "Hemen uzaklaş benden..."
Kadın, biraz olsun kendini toplayarak :
"Çocuklarımız hep erkek oluyor" dedi. "Onlar da güzel ama kız çocukları başka.
Bu yüzden seni öpmek istedim."
"Beni öpemezsin" diye ağlamaya başladı bebek. "Benim de seni öpemeyeceğim
gibi..."
"Neden ?" diye sordu kadın."Neden öpemezsin ki ?"
Bebek, hıçkırıklara boğulurken :
"Bunun sebebini bilmen gerekir" dedi. "Düşünürsen mutlaka bulacaksın..." Kadın,
neler olup bittiğini hatırlamak üzereyken kendine geldi.
Özel bir hastanenin en lüks odasında yatıyor ve narkozun tesirinden midesi
bulanıyordu. Aile dostları olan tanınmış doktor, odayı dolduran çiçeklerden bir
tanesini vazodan çıkartıp kadına uzatırken :
"Geçmiş olsun hanımefendi" dedi.
"Başarılı bir kürtajdı doğrusu.
Ha..! Sahi, "kız"mış aldırdığınız bebek."
Bir söğüt ağacının koyu gölgesinde oturuyorum..Elimde sigaram,gözüm ufka
takılmış..Dalgın ama ürkek bakışlarım dümdüz bir çizgi..Aklımdan o çok eski
şarkının nağmeleri geçiyor..
İçimden sessizce mırıldanıyorum sözlerini..Kapatıyorum gözlerimi..Bir süre
sonra,buz mavisi dumanlar arasından belirginleşmeye başlıyor vücudu..Sonra,yüzü
çıkıyor ortaya, dudaklarında gözlerim..
Hiç kıpırdamıyor dudakları..Ama onu anlıyorum..Ve kıpırdatmadan dudaklarımı,konusuyorum
hayaliyle..Sönmek üzere sigaram,küllere karışmış..Atıyor elimden,bir başkasını
yakıyorum..
"Hoşgeldin hayallerimdeki buz mavisi bakışlı..Hoşgeldin umidimin aynası..Hoşgeldin..
Demek özledin beni..Ah,bilemezsin,o yalnız ve uğursuz geceleri aydınlatan tek
şeydi düşüncen..Ben de özledim seni..Bazen sımsıkı sarıldim yastığıma kapatıp
gözlerimi..Bazen birkaç damla gözyaşı oldun yanaklarımda..Bazen öfkeli rüzgara
acıp bağrımı,öyle hissettim
seni..Sesimi duymak heyecanlandırdı mı seni?Ne diyorsun,ya ben nasıl ulaştım
telefonun tuşlarına?Ellerim titrerken nasıl tek tek buldum sana ait numaraları..Icim
nasıl titredi heyecandan,kalbim yerinden çıkarcasına nasıl attı,bilemezsin..Bir
de duyunca sesini
uzaklardan,nasıl kayboldum gözlerinde,farkında mısın?Yaptığımız ayıp mı,delilik
mi,diyorsun..
Mutluluk ayıpsa varım en büyüğüne ayıpların..Sevmek delilikse,çılgınlıksa
umutları taşımak
içimizde,ben deliyim,en az senin kadar..Hatta öylesine kaybetmişim ki
kendimi,yüreğimdeki tüm anıları yakar atarım bir tarafa..Ne kendimden
korkarım,ne de geçmişimden..Gelecek mi?Seninle olduktan sonra,daha ne
isterim..Demek gizemli prensinim düşlerinde..Demek yanına gelmemi istiyorsun
güneşli bir günde..Iyi de sen nasıl emin olabiliyorsun
bozulmayacağına bu gizemin?Ya sen atılmazsan kollarıma,sarılırken sana
titremezsen heyecandan,bir buse alırken utangaç dudaklarından eriyip gitmezsen
dudaklarımda..Ya sen düşlerimdeki gibi ateş değil,korkularımdaki gibi buz olup
yağarsan gönlüme.. Korkuyorum hayallerimdeki buz mavisi umudum..Seni
yaşayamamaktan,seni tadamamaktan yüreğimle,
seni alamamaktan geçmişinin dikenli yollarından,seninle umutları paylaşamamaktan
öylesine korkuyorum ki..Gün geceye dönüyor,ışık gibisin..Aydınlığına
kavuşamamaktan korkuyorum..
Bir gün,evet bir gün geleceğim yanına..Ellerimin sıcaklıgını bırakıp sana,eğer
istersen bir ömür kalacak yanında,istemezsen sevgimi emanet edip
rüyalarına,arkama bile bakmadan,
göstermeden hüznü gözlerimde,ansızın eskime döneceğim.Kalbimin çok özel bir
köşesinde
anıtlaşmış aşklara dair sen,ve ben seni hep sevecegim.."
Açıyorum gözlerimi,hayali yok şimdi..Beklemeye başlıyorum,beklemeye değecek her
duyguyu beklediğim gibi.. Rüzgar hızla yüzüne vururken hissetti denizin koyu
mavi yosun kokularını. Yağmursuz bir günde, rüzgarla tanışmış olmanın
mutluluğuyla denize doğru yol alıyordu. Kendini bile vurduran kokuyu tüm
ciğerlerine çekti. Bir nefes bile olsa, rüzgara aşık olacağını hiç tahmin
etmezdi. Uçmanın bile tadı bir ayrıydı buruşturulmuş yaşamda..
Kollarını iki yana açtı. Son ayrılığında da açmıştı kollarını, son elveda
hatırasına. Bir resim çekmiş ve asmıştı hatıraların en güzel duvarına. Yasaksız
ve baskısız bir sevdanın ardından, aldatılmıştı en kötü şarkılarda. Bir kere
bile olsa yanmıştı ya yüreği pulbiberin halt ettiği aşk acısıyla. Sonu ayrılık
bile olsa gam yemezdi artık. Bir damla çıktı gözlerinden, alel acele yukarıya
kaçtı..
Bacaklarını kapattı. Adı konulmamış hedefe daha hızlı ulaşmalıydı. Bir gülü
dalından koparırken duyulan heyecan gibi olmalıydı. Hızlı ve ürkek.. Kar
yağmamış sevdaya hediye edilen bir beyaz gülün dramı geldi gözlerinin önüne.
Yaşamın neresinde olduğunu bilinmeyen bir yaşta, gökyüzünde batmalıydı son
diken. Gül koparılacaksa eğer, bir damla kan feda edilmeliydi ki, borç
bırakılmamalıydı alev kırmızısı yaşama..
Sırtını denize verdi. Gökyüzünü ilk defa böylesine güzel seyrediyordu. Dertlere
ferman olmuş yıldızlara gülümsedi. Çoktan tükenmiş bir kalemle yazılmış yaşam
kağıdının son satırlarındaydı. Sınavda olsa sıfır alırdı, çünkü kağıt bomboştu.
Yarıda kalmış uykulara vurdu boğazın ışıklarını, sarı bir sancı vurmuştu
gözlerine. Bir çocuk gibi hissetti yaşlanmış yüreğini, biri kalk parka gidelim
dese, saatlerce sallanmalıydı semaya ulaşan yorgun salıncaklarda..
Gözlerini kapattı. Sadece iki kağıdın var olduğu bir mekan düşledi. Sonradan
akla gelmemeliydi pişmanlıklar ve kanamamalıydı gözler sabaha kadar. Adresi
belirsiz bir trene binmiş yaralı kalpleri, destursuz şimşeklerin korkutamadığı
bir mekan. Korku olmamalıydı kimsede ve haykırmalıydı tüm cefakarlar pasaklı
yaşama, kirletilmemeliydi artık yakınındaki karanlık martılar..
İçine çektiği nefesi bıraktı. Yalnız verilen bir nefesin, kötü kokmuş
artıklarıydı saçılanlar. Tüm bu yıldızlara rağmen, bu kadar ağır mı olmalıydı
yaşananlar ? Açık seçik paramparça olmuştu tüm evren. Satırlar bitti, imza
çoktan atılmıştı boş yaşama kağıdına. Sınıfta kalmanın verdiği boynu bükükle
verdi kendini kan kokmamış denize. Boğaz köprüsünden bedenini emanet etmişti
boşluğa ve isyan bayrağını çoktan çekmişti, yüzyıllardır hicranını kaybetmiş
yaşama.Şu an 1 şubat akşamı ve rüyamda yine sen vardın. Saat olmuş gecenin 3’ü,
herkes uyumuş, annem, babam, kardeşim, bende uyumuşum ama gönlüm hep ayakta,
aşkım hep ayakta, onlar hiç uyumadı ki. Seni tanıdığımdan, sana tapalıdan beri
gözüme uyku girmedi aşkımın, sevdamın da. Ne tedaviler aradım, ne ilaçlar
kullandım. Çaresi bir mucize bu hastalığın o da sensin.
Ağlıyorum şu saat, unutma beni ağlatan sensin. Uyutmayan, hayatı zindan eden
sensin. Ne hayat tat veriyor, ne o olmazsa olmaz dediğim bilgisayar, ne hava, ne
ekmek, ne su,….. sadece ama sadece sensin o tat. Sensin benim hayatım, sensin.
Benden vazgeçmemi mi istiyorsun? Tamam kabul. Çıksın birisi güneşe yazsın adını
(benim yazdığımın yanına) vazgeçerim senden. Ya da sağır bir ressam, toprağa
düşen gülün sesini çizsin bir kağıda o zaman vazgeçerim senden. O zaman
vazgeçerim anlıyor musun? VAZGEÇMEM SENDEN.
Benden kalan birkaç gözyaşı var bu kağıtta, sana olan aşkım var. Eğer bir gün
ağlarsın olur ya! Bu kağıda ağla. Göz yaşlarımız mutlu olsun sonunda. Onlar
kavuşsunlar aşklarına. Biz kavuşamasak da.
Hem ben seni kime vazgeçerim? Kimse senin dudaklarındaki sıcaklığı vermiyor,
kimse vermiyor sendeki o güzel kokuyu, kimse hissettirmiyor senin tenindeki
buğuyu, hayali, kimse bakamıyor senin baktığın gözlerle bana, kimse senin
dokunduğun hatta vurdun gibi vurmuyor bana, kimse tutmuyor senin ellerinle,
kimse sarmıyor senin gibi kollarıyla, kimse ama kimse sendeki aşkı bana
vermiyor. Ben sana mecburum, sonu olmasa dahi.
Kalbim uçarsa o kelimelerin arasına okurken yakala onu, iyi bak incitme olur mu?
Arkadaş et kendi kalbinle, dost olsunlar, aşık olsunlar birbirlerine, ölesiye
hem de, sımsıkı sarılsınlar hiç bırakmasınlar birbirlerini, varsın ben onsuzda
yaşarım, yeter ki onlar mutlu olsunlar.
Sana soruyorum? Yakışıklı değilim, çok zeki değilim ama aşkım yetmez mi sana?
Neden ben değil de seni sevmeyen bir başkası ya da benim kadar değer veremeyen
birisi. Neden? Şunu unutma; Kırmızı güllere ulaşmak isteyenler ayakları altında
ezilen papatyaların farkına varamazlar.
Senin uğruna vazgeçmeyeceğim şey yok. Gururum hariç. O zaman neden ben değilim,
neden başkası, sana başkasının ellerinin dokunmasına dayanamam. Buna dayanamam
anlıyor musun beni? Neden ben değilim Allah'ım? Sebebi ne? Neden Allah'ım neden?
Sana tapıyorum anlıyor musun? Sana tapıyorum? Neden sanıyorsun sizin sınıfa her
teneffüs gelişim? Neden sanıyorsun hep başka konular arayışım.
Çok merak etmiştin ya Metin ile benim bildiğim o olayı. Söyleyeyim. Metin bunu
Rıza’dan duymuş. Rıza ona ikinizin beraber olduğunuzu söylemiş. Ben bunu duyunca
içimdeki tüm gözyaşlarını o an çıkarmak istedim. Sağır olmayı istediğim bunu
duymayayım diye, bugün olmasın istedim bu olayı yaşamayım diye, Kör olmak
istedim seni hiç görmeyeyim diye, kalbim olmasın istedim sana hiç aşık olmayayım
diye, hislerim olmasın istedim senin kokuna, sıcak tenine alışmayaydım diye.
Senin olmamak istedim, sana hasret kalmayayım diye. Gözlerim karardı hiç
abartısız o an? Metin bıraksa sonsuza dek öyle kalırdım. Rüyayı hep seninle
kurardım. Hep ikimiz olurduk, hep seninle olurduk, kötü kalpliler aramıza
girmeye çalışır ama ben hep mani olur buna izin vermezdim. Her şey senin
istediğin gibi olurdu. Bir tek aşkımız ortak. Sana adardım her şeyimi. Seninle
senin kadar güzel, senin kadar iyi, senin kadar güzel gözlü, senin kadar …. Bir
bebeğimiz olurdu. Ama neyse ki, hatta maalesef Metin beni rüyamdan erken
uyandırdı. VE GENE SANA KAVUŞAMADIM.
Hem sana kıyarım hem kendime? Ölümü dahi göze alırım sensin hayat zaten ölüm
bana? Bunlar şaka gibi geliyor ama ben sana kıyamam …. Kıyamam sana biliyorsun.
Aşkım beni dağlasa da, aşkın beni mecnun yapsa da, sana kıyamam. Son söylemek
istediğim seninle son defa konuşmak istiyorum ve diyorum ki seni çok
seviyorum.Daha henüz 18 yaşındaydı,ama hayatının sonundaydı. Tedavisi mümkün
olmayan kanser hastalığına yakalanmıştı. Kahır içinde kendini eve kapatmıştı.
Sokağa bile çıkmıyordu. Annesi,birde kendisi. Bunlardan ibaretti hayat onun
için. Bir gün çok sıkıldı. Sokaklara attı kendini.. Bir yığın vitrinin önünden
geçti. CD satan bir dükkanı geçerken aniden durdu, geriye dönüp kapıdan içeri
bakarak hayal meyal gördüğü tezgahtar kıza bir kez daha baktı. Kendi yaşlarında
harika bir genç kızdı. Gözleri ve yüreği takılı kalmıştı. Bir süre düşündükten
sonra CD dükkanına girdi. Kız gülümseyerek koştu ona doğru "Size nasıl yardımcı
olabilirim" diye... Öyle bir gülümseyişti ki genç şaşırdı, geveledi, bocaladı
sonra "Evet" diyebildi.. Rasgele bir plağı işaret ederek "Evet,bu CD yi almak
istiyorum" dedi. Genç kız plağı aldı, içeri gitti. Az sonra paketlemiş bir
şekilde geri geldi. Genç paketi aldı evine geldi ve hiç açmadan paketi dolabına
attı... Ertesi sabah yine aynı dükkana gitti. Yine bir CD sardırdı kıza, yine
eve gelip açmadan paketi dolaba attı. Günler hep sardırılıp açılmayan CD
alımları ile geçti gitti. Bir türlü genç kıza açılmaya cesaret edemiyordu.
Annesine açıldı sonunda... Annesi "Git konuş oğlum, ne var bunda" dedi.Ertesi
sabah cesaretini toplayıp aynı dükkana gitti, ve yine bir plak seçti. Kız plağı
sarmak üzere arka kısma gidince genç "sizinle bir gece çıkabilir miyiz ?" diye
yazarak altında telefonunu ekleyip gizlice kasanın üstüne koydu.Sonra genç
kızdan plağı alarak kaçarcasına uzaklaştı dükkandan. İki gün sonra evin telefonu
çaldı. Anne açtı telefonu. CD dükkanındaki tezgahtar kızdı arayan. Delikanlıyı
istedi. Gizlenen notu daha yeni bulmuş, ve görür görmez aramıştı. Ama
delikanlının annesi ağlıyordu... "Duymadınız mı ? " dedi, "Dün kaybettik oğlumu"
Cenazeden birkaç gün sonra anne oğlunun odasındaki eşyaları düzenlerken gözüne
dolabındaki paketler ilişti. Paketleri aldı oğlunun yatağına oturdu ve bir
tanesini açtı. İçinde bir CD ve birde not vardı. " Merhaba, sizi öyle tatlı
buldum ki, bir akşam birlikte çıkalım mı ? Jacelyn !... Bir başka paketi açtı.
Yine başka bir not vardı. "Siz gerçekten çok tatlı birisiniz, hadi beni bu gece
için davet edin artık... Sevgiler...
Jacelyn !...
RAPMATİK rapmatik rap rap rapmatik rap ronaldinho alex
Gerçeklerden kopup, bir türlü zamanı durduramıyorum.
Tamam zaman orda duradursun! Zaaflarıma dur diyemiyorum.
Yine bir gece,bilmem ki kaçıncı niyetim...
Sigarayı bırakacağım..
Motive ediyorum kendimi,adeta canlı bomba oluyorum,elimde olsa o gece kalkıp
bütün sigara ve sigara fabrikalarını yok edesim geliyor. On altı yaşından beri
giydiğim geceliklerimle..
Evet on altı yaşından beri hiç uzamıyorum,hiç de kilo almıyorum almaya fırsatım
olmuyor.Çünkü ben gerçeklerden kopup zaaflarıma dur diyemiyorum..
Belki çoğunuz benim gibi senelerdir ağı onlarca kez dikilen
gecelikleri,gerçekleri giyiyorsunuz. Hiçde bıkmıyorsunuz,rahatsız bile
olmuyorsunuz,hatta farkında bile olmuyorsunuz..
Eski fotoğraflardan bir kaçına baktığımızda, değil on sene önceki yirmi senelik
gecelikleri görüyoruz,aa hiç değişmemişim diyip kendimiz avutuyoruz,oysa ki
attığımız her adım,açtığımız her kapı,ömrümüzden birer parça alıp götürüyor.
Gecelik değil! Bizi yaşlatan,giymiş olduğumuz hiç bir şey değil,hatta bedenimiz
bile değil, yüzümüzdeki kırışıklıklar,solan gözlerde değil..
Fakat dolan gözler, dalan gözler yaşlanmamızın bir ölçütü olsa gerek.
Yaşlanan bizler değil, ruhlarımız kimi on iki yaşında bir tinerci çocuk, kimi
yetmiş yaşında bir şair, yaşlanmanın yaşı yok..hani aşk gibi..
Bende farkında olmuyorum,on altı yaşından beri giydiğim pijamamın.. Rahatsızda
olmuyorum..
Ama artık oluyorum..
Rüya alemi: Kontrolü tek ele alabildiğim diyar,gerçeklerden kopup,elde etmek
uğruna çalışıp,didinip sağlığımdan olduğum, hayallerime dokunma, koklama, tatma
imkanı bulabildiğim tek yer..
Ve ben buraya on senelik pijamamla geliyorum..Bu vefaya bu nankörlük..
Hep değer gördüğümüz yerden kaçıyoruz, biz acı istiyoruz! Nefret istiyoruz!..hısmımızı
değil de hasmımızı konuşuyoruz, ballandırıp dillendirip leke vuruyoruz, aslında
onlara karşı hayranlığımızı dile getiriyoruz. Ne benzer gelin,görümce
ilişkileri.
Bir sabah annem bana güzel bir müjde verdi:
- Zeynep, sana güzel bir haberim var. Senin de bir kedin olacak!
Aylardır beklediğim bu müjdeyi duymamla, can sıkıntım birden kayboldu.
Nasıl da canım sıkılıyordu. Yaz tatili nedeniyle okula gitmediğim için bütün
gün evdeydim. Sabah geç kalkıyor, akşamı zor ediyordum. Günler geçmek
bilmiyordu. Beni oyalayacak bir şey istiyordum.
Demek artık benim de besleyip bakacağım, bana ait, güzel bir kedim olacaktı.
Bütün gün, annemden bu kedi konusunu tekrar tekrar anlatmasını istedim.
Beni mutlu etmekten kendisi de mutlu olan annemi dinliyordum.
— Bugün, Adapazarı’ndan teyzenle telefonda görüştüm. Komşuları Hatice
Hanımın Minnoş isimli kocaman siyah bir kedisi varmış. Hatice Hanımın uzun
bir süre, evinden ayrılmaları gerekiyormuş. Dolayısıyla Minnoşu teyzeme
bırakmak istemiş. Teyzen de, zaten biliyorsun, kedileri çok sever. Kabul
etmiş.
Annemin sözünü tamamlamaya fırsat vermeden olanca sesimle:
- Anne, anne Minnoşu almaya ne zaman gideceğiz? Diye haykırdım.
Benim bu kadar sevineceğimi bilemeyen annem. Hayretle gözlerini açarak;
- Dur kızım, diye seslendi. Minnoşu değil, onun yavrusunu alacağız.
Daha sonra annem Minnoşu anlatmaya devam etti:
- Minnoş, teyzenlere gelince suskunlaşmış. Sevdiklerinden ayrılan insanlar
gibi sessiz ve garip olmuş. Zavallı hayvan, bir hafta sonra doğuracakmış.
Karnı koskocamanmış.
Annemin uzun süren bu anlatımı bir yandan beni meraklandırıyor, diğer yandan
sıkıyordu. Duramadım, yine sordum:
- Anne Minnoşu ne zaman alacağız?
Annem sabırla başını sallarken;
- Anlatıyoruz ya, dedi. Sonra şöyle devam etti:
- Minnoş birkaç gün sonra yavrularını dünyaya getirmiş. Küçücük, minicik
dört yavru kedi. Minnoş, bir yandan minik yavrularını beslerken, öte yandan,
bazı garip davranışlarda bulunuyormuş.
Bir gün teyzen, Miyav miyav diye bağıran minik yavruların sesi üzerine
merakla küçük odaya girmiş. Bir de ne görsün, Minnoş yok... Minnoş!
Minnoş! diye seslenmiş. Ama onu bulamamış. O sırada kapı çalınmış. Teyzen
kapıyı açtığında, kapıda komşularının oğlu Küçük Ömeri görmüş.
Ben merakla annemin anlattıklarını dinliyordum.
Ömer, Teyzene kötü bir haber vermiş. İri yarı bir adamın Minnoşu
arabasına atıp götürdüğünü söylemiş.
Annem:
- Herhalde zavallı Minnoş gerçek sahibini özleyip dışarı çıkmış olmalı,
dedi. Hain bir adamın kendisini çalacağını ne bilsin?
Minnoşun kaçırılışına üzülmüştüm. Ama aklım Minnoşun minik
yavrularındaydı.
Teyzem bu yavrulardan birini bize verecekti. Artık anneleri olmayan minik
kedilerden birini ben, diğer üçünü ise Ömer, Mürşide ve Ünzile büyütecekti.
Nihayet bek!enen gün gelmişti. Ailece Teyzemlere tatile gidecek, Ankara' ya
gelirken de yavru kediyi getirecektik.
Yol, bir türlü geçmek bilmiyordu.
Akşam saatlerinde Adapazarı’na vardık. Teyzemleri evde bizi merak içinde
beklerken bulduk.
Günlerdir özlediğim minik kedimize koştum hemen. Bir de ne göreyim? Dört
minik yavru! Değişik renklerde minicik dört kedi. Birbirlerine sokulmuş
miyavlıyorlardı.
Ben, ağabeyim Emre, annem ve babam, teyzemlerle birlikte bu güzel manzarayı
seyrediyorduk. Bir süre sonra teyzemin kızı Ünzile, elinde dört biberonla
birlikte geldi. Biberonları aramızda paylaştık. Küçük yavrulara biberonlarla
süt vermeye, onları doyurmaya başladık. Onların biberonlarla süt içişlerini
seyretmek ne güzeldi! Önümüzde birbirine sarılmış dört minik kedi,
ellerimizde dört biberon... Onları doyurmanın zevkiyle neşeliydik.
Tatil günlerinin ne kadar çabuk geçtiğini bilirsiniz.
Tatilimizin bitmesine birkaç gün kala Ankara’ya döndük.
Nüfusumuz artmıştı. Artık altı kişilik bir aileydik. En küçük canlımız,
evimizin yeni misafiri Boncuktu.
Günlerimiz Boncukla geçiyordu. Onu sütle beslemek, severek uyutmak, onun
sesi ile uyanmak...
Bal rengi gözleri, minicik pembe ayakları, yumuşacık, bembeyaz tüyleri ile
Boncuk hayatımızın bir parçasıydı.
Kimi akrabalarımızın, komşularımızın kedi sevmemelerini bir türlü
anlayamıyordum. Bu güzel, bu sevimli, bu evcil yaratıklar nasıl sevilmezdi!
Annem bir ara Ebu Hüreyre adlı bir sahabenin kedileri çok sevdiğini, bu
nedenle de kedicik babası anlamına gelen Ebu Hüreyre lakabıyla anıldığını
söylemişti. İşte, o günden beri kedi sevgim daha da artmıştı.
Aradan günler, aylar geçti. Boncuk büyüdü. Onunla oyunlar oynamaya başladık.
Bizimle oynarken, elimizi acıtmadan ısırıyor, oyun gereği bizi korkutuyordu.
Evimizin mutluluğu. onun sevgisiyle daha bir büyümüştü. Pişmiş akciğer,
yumurta, dondurma, baklava en sevdiği yemekleriydi. Boncuk’la yalnız evde
değil bahçede de oynuyorduk.
Kovalamaca oynarken, tarladan geçen ve kendinden büyük, iri bir köpeği nasıl
da kovalamıştı! Evde büyüyen Boncuk, sanırım köpeğin nasıl bir hayvan
olduğunu bilemiyordu!
Boncuk, sokakla ilk tanıştığında, otlara korkudan basamıyordu. Tuvalet
ihtiyacı geldiğinde, koşa koşa eve geliyor, sonra yine sokağa çıkıyordu.
Bahçedeki oyun sonralarında pencereye çıkarak camı tıklatan Boncuk, günün
birinde eve gelmedi.
Ailece merak ettik. Akşam, gece oldu. Boncuk, yine yoktu.
Ertesi gün, kapıyı açtığımızda Boncuk karşımızdaydı. Bir günlük özlemle
hepimiz ona sarıldık, o da bizi yaladı durdu.
Günlerdir evimizde bir hareket vardı. Ailece yeni taşınacağımız eve gidip
geliyor, yeni evi temizliyor, eşyaları topluyorduk. İşte, o günlerin birinde
Boncuk yine bahçeye çıkmıştı. Ben dersimle ilgileniyordum. Saatler geçtiği
halde, Boncuk yine eve gelmemişti. Hepimiz meraktaydık. Bütün mahalleyi
birkaç gün aradık. Boncuk'a bir şey mi olmuştu? Yoksa o da annesi Minnoş
gibi kaçırılmış mıydı, bunu bir türlü çözemedik.
Evimize ayrı bir neşe katan Boncuk, bembeyaz, yumuşacık tüyleri, bal rengi
gözleri, sevimli yüzü ile gözümün önünden gitmiyordu.
Onunla ne kadar güzel oyunlar oynardık. Can sıkıntısı içerisinde somurttuğum
sıralarda oyunbaz tavırlarla yanıma gelip. ayaklarımı, ellerimi acıtmadan
ısıran, tırnaklarını içine çekerek tokalaşan, önüne atılan bir kâğıt topağı,
bir ip yumağı ile oynayan, sinek avlamaya çalışan Boncuk’un yokluğunda onu
ne kadar çok sevdiğimizi bir kere daha anladık.
- Acaba Boncuk, bizim evden taşınmamızı mı istememişti? Bu isteğini bizden
önce evi terk ederek mi göstermek istemişti?
Kim bilir!